Zamanın bir yerinde, kendine kalmakla ilgili bir kaçış noktası vardı yaşamlarımızda. Sabah evden çıkış saatimizin belli olmasından tutun da eve dönüş saatimize kadar, her şey bir rutine bağlıydı. Öğle yemeklerinin nerede yeneceği hep belliydi. Nadiren değişirdi lokanta.
Evet, lokanta diyorum çünkü henüz yer yeri saran restoranların yerine, esnaf lokantaları ile çevriliydi caddeler. Herhangi bir haberleşme olmadan denk gelişler ve birlikte geçirilen dolu dolu vakitler. Kimse kimseye, “Beş dakikaya oradayım,” diyemiyordu mesela. Çünkü zaten belirlenen saate ne kadar zaman varsa, o kadar süre vardı buluşmaya.
İnsanların kendilerini dinleyip duyabildiği, sokakların, rüzgârın, ağaçların ve hatta şehrin bir bütün olarak çaldığı o melodide, kendi dünyasında kaybolabildiği anları vardı. Eve ulaşana dek, iş telefonundan iletişim kurabildiği ailesi veya bir jeton karşılığı, kısıtlı bir zaman sıkıştırılan önemli konuşmaları da hatırlamak lazım belki. Arabaların daha az olduğu caddeler ve kaldırımlarında scooterların, motorsikletlerin değil de, sadece yayaların var olduğu zamanlar…
Yıllar, hep böyle geçecek zannederken bir yerde bir şey oldu ve hızlandı sanki hayat. “Milenyum” dedikleri ve uçan arabalara bineceğimizi hayal ettiğimiz iki binli yıllar… Sevdiğimiz şarkıları radyo başlarında beklediğimiz ve onları özleyebildiğimiz o anlardan, bugünün tüketim çılgınlığını görünce istemsizce dökülüyor dilimizden; nereden nereye…
Gelişmenin bizi daha mutlu edeceğiniz düşündüğümüz o zamanlara geri dönmeye dair beslediğimiz arzu, yıllar geçtikçe daha da büyüyor. Sizde de oluyor mu, bilmiyorum ama sanki geçtiğimiz on yılı, on gün gibi yaşamış hissediyorum çoğunlukla. Çünkü ruhum, bedenim ve ne önemlisi duygularım, sürekli bir yönlendirmenin içinde gibi. Hep bir hareket hâli. Hiç durmadan bir akış. Evde, yolda, işte, seyahatte, tatilde, okulda, arabada ve hatta yerin metrelerce altındaki metro da bile hep bir “içinde bulunma” hâli…
Oysa, insan çemberin dışında da kalmalı sanki biraz. Kabuğuna çekilmeli, yaşamaya dair ne varsa biriktirdiği, hepsini bir dinlenmeye bırakıp demlendirmeli.
Şimdi eminim “istesek yaparız zaten, uçak modu” diye geçen düşünceler yumağına şunu itiraf etmek, hepimize zor geliyordur: “Biz bu dâhili olduğumuz her şeyin, bağımlısıyız aynı zamanada…”
Sözün özünde; ulaşılamıyor olmanın günümüzde lüks hâline gelmesi, ilmek ilmek işlendi hayatlarımıza. “Gelişmek ya da çağa ayak uydurmak,” dedik adına ve dahil ettik kendi yaşam formumuzun her alanına ve her anına. Zaman zaman pişmanlık duyacak gibi olsak da çabuk vazgeçtik bu histen. Cazip geldi istediğimiz an, istediğimiz yerde, istediğimize ulaşmak ya da ulaşılmak. Ve duyguları yitirdik sonra.
Farkında mısınız, kimse kimseyi özlemiyor artık. Hasret kokan uzun sarılmaların yerini, uzaktan öpüşmeler aldı. Merak güdümüz durdu. Çünkü artık istediğimiz anda, öğrenebiliyoruz her şeyi ve herkesi. Sadakat, sevgi gibi sarsılmaz sandığımız duygular bile sıradanlaştı. Aşkın ise içi iyice boşaltıldı. Artık şiirlerde “Vay arkadaş,” nidasıyla okuyarak tanışıyoruz kendisiyle.
Gelinen noktada kimsenin mahremiyetine dair bir gizlilik kalmadı dersem abartmış olmam sanırım. Elimize tutuşturdukları ve adına telefon dedikleri bu minik objelerin, hayatımızı ele geçirişine hepimiz de şahitlik ettik. “Dur!” demedik kimseye, kimse de durmadı. Sınırlar çizmedik, kimse de onlara saygı duymadı. İşin özünde kaybettik sanki.
İyiye, umuda, güzele dair ne varsa yitirdik ve hızla yitirmeye de devam ediyoruz sanki.
Yeni Türkü diyordu şarkıda;
“Geçse de yolumuz bozkırlardan, denizlere çıkar sokaklar…”
Biz o denizleri yok etmekten de bozkırdan şikâyet etmekten de vazgeçmedik. Ne dersiniz, gerçekten de biz büyünce kirlenmiş olabilir mi dünya?



