Bu zamanda nefes almak çok zor. Başka yerleşkeleri bilmem ama bizim yerleşkemizde namusunla oksijen kazanmak, aslanın ağzında desem yeridir. Bense aslanın midesinde, Oksijen Dönüşüm Merkezi’nde çalışıyorum. Yıllarca yerleşkemizin dönüşüm merkezinde namusumla çalıştım. Şimdiyse Dönüşüm’ün pis işlerini yapan bir suçlu olup çıktım. Yasalarımıza göre pis işler, bana göre mücbir sebepler…
Çocuklarımız için önce Nurkan, şimdi de ben çamura battık. Hele ben, Nurkan’dan sonra Dönüşüm’ün iyice kuklası oldum. Ama olsun, Özgür için her şeye değer. Hatta Nurkan’ın cezaevindeyken bile “Özgür için değerdi,” dediğini duyuyor gibiyim. Ne de olsa çocuğumuzun bir yıllık rızkını tek seferde kazandı. Tabii ki değerdi…
Kocam için kurtuluş umudu olmadığını bilsem de, oğlumuz için bu işe devam ediyorum. Dönüşüm ise benim bu çaresizliğimden sonuna kadar yararlanıyor. Varsın yararlansınlar, diyorum. Yeter ki Özgür yaşasın, ne derlerse yaparım.
Yöneticinin elime gizli bir dosya içerisinde kimselere göstermeden sıkıştırdığı dönüşüm hesaplarında, hiçbir yerleşke yetkilisinin sezemeyeceği hesap oyunlarını kullanıp, ağaç girdi-oksijen çıktı tablolarını ustalıkla denkleştiriyorum. Ne kadar ağaç kesilmiş, ne kadarı oksijene dönüşmüş… Hepsini yerleşkemizin yasalarına uygun hâle getiriyorum. Çocuğumuzun rızkı için…
Nurkan’la beş yıl önce Dönüşüm’de tanıştık. İkimiz de işimizde başarılıydık. Ben giren ağaç sayılarını, dönüştürülen oksijenin hesaplarını tutardım. Ne kadar ağaç girmiş, ne kadar oksijen çıkmış, ne kadar ihtiyaç kalmış, mühendis beye raporlamak benim işimdi. O, arazide çalışırdı. Nurkan ağaç mühendisidir. Yerleşkemizin en itibarlı mesleği. Hem Dönüşüm’ün hem de genç kızların gözdesiydi. Tabii benim de.
İşimizin ortak bir noktası vardı; yerleşkenin yararına olan optimum girdi-çıktıyı sağlamak. –O zamanlar mühendis bey, hesapkâr hanımdık tabii. Sonradan bu iş ortaklığı sayesinde Gülşah ile Nurkan olduk.- Nurkan raporları önce inceler, üzerinde çalışır, sonra da araziye çıkıp kesilecek ağaçları seçerdi. Onun işi benimkinden hem zordu hem de tehlikeliydi. Ağaç analizini yanlış yapmak affedilir bir iş değil. Mühendis dediğin ihtiyaç kadar, ne eksik ne fazla, oksijeni tam tamına verecek olan ağacı bulmalıydı. Kökündeyken mi daha faydalı, yoksa dönüşüme girince mi; mühendis bunları iyice ölçüp biçmeliydi. Ağaçları bulmak için kat ettiği yol, üstüne o yolun yorgunluğu da cabası. O kadar uzaktalar ki –ve o kadar nadir- aramak bulmak büyük meseleydi. Yine de Nurkan’ın bir gün olsun şikâyet ettiğini duymadım. Yakında, üretilen oksijeni havaya vermenin mümkün olabileceğini, hatta yetişen yeni ağaçlarla doya doya ciğerlerimizle nefes alabileceğimizi söylerdi. Bunların umut vermek için mi yoksa bir mühendisin profesyonel öngörüsü mü olduğunu bilemezdim.
Yerleşke yıllardır “Diktiğimiz yeni ağaçlarla elli yıl içerisinde oksijen sorunumuz çözülecek” diye diye bizleri oyalıyor. Bir türlü o elli yıl geçmedi. Her yangında biraz daha fakirleştik. Her yer kaymasıyla umutlarımız da avuçlarımızdan kayıp gitti. Artık kimse bir gün oksijenin bedava olacağına inanmıyor. Bu hikâyeler tam bir safsata! Hepimizin tek beklentisi günlük oksijen kazancımızın artması.
Kazandığımızla ancak kendimizi ucu ucuna yaşatırken, ikizlere hamile kalmamla birden hayatımız değişti. Nasıl aklımıza gelebilirdi bu yasa dışı işlere karışacağımız, Nurkan’ın esir düşeceği, benim ise Özgür’le yalnız kalacağım. Ya kokusuna hasret kaldığım kızım? Bir ağaç meselesi bir aileyi paramparça etti.
İki yıl önce hamile olduğumu öğrenince hem sevinci hem korkuyu beraber yaşadık. Bebeğimize gerekli oksijeni sağlamak için nasıl ek işler yapabileceğimizi konuştuk. Nurkan daha fazla araziye çıkarak bir miktar daha oksijen kazanabilirdi; ben ise yerleşkenin farklı merkezlerinin hesap işlerine bakabilirdim. Tam bu şekilde anlaşıp, korkumuzu bir yana koyup, anne baba olmanın tadına varacaktık ki, ikiz olduklarını öğrendik. Bir değil iki… Çevremizdeki “Asla oksijen yetiştiremezsiniz, bu hamilelik sonlanmalı!” diyen sözde iyi niyetli dostlarımıza kulak asmadık. “Her bebek rızkıyla gelir,” dedik. Sevdiğimiz gezilere gitmemeye, spor yapmamaya, koşmamaya, coşmamaya karar verdik. Erken uyuyacak, boş konuşmayacak, çok gülmeyecek, ağlamayacaktık. Tüm ‘oksijen tasarruf tedbirlerine’ uyacak, daha fazla ek iş yapacaktık. Gerekirse “nefesimizi tutup” yine de yaşatabilirdik onları. Kuşkusuz çılgıncaydı bu, ama bugün başımıza gelenleri düşündüğümde, hâlâ onları dünyaya getirdiğim için pişmanlık duyamıyorum. Anne yüreği böyle çılgın bir yürekmiş demek…
Evliliğimizin ilk yıllarında Nurkan’la bir konuşmamızda, bebeğimiz erkek olursa Nurkan’ın, kız olursa benim isim vereceğim konusunda anlaşmıştık. İkizlerin bir kız, bir oğlan olmasıyla ikimizin de dileği yerini bulmuş oldu. Ben kızımıza, sevgimizin her daim hatırlatıcısı olsun diye, kendi isimlerimizden bir sevgi kokteyli olarak ‘Gülnur’ adını verdim. Nurkan ise bir müddet düşündü, hüzünle gülümseyip oğlumuz için “Özgür olsun,” dedi. Belki de kendi kaderini sezmişti. Düşündükçe hâlâ “Nereden bildi?” diyorum ve içimi bir acı kaplıyor.
Önce Gülnur doğdu, ardından Özgür geldi. Küçücük bedenlerine ilk oksijen hekimler tarafından zerk edildi. Bu enjektör bir gün boyunca ihtiyaçlarını karşılayacak, ufak ufak kana karışacaktı. Sonrası ebeveynlerine kalmış bir iş. Çalışıp kazanacaksın ve bebeklerini yaşatacaksın. Eskiden teknoloji bu kadar ilerlememişken derler ki insanlar oksijen tüpleriyle gezermiş. Sırtında koca bir tüple… İnsanın aklı almıyor. Sonra tüpler küçülmüş, maskelerin ucunda, günlük konsantre oksijen cihazlarına dönüşmüş. O günleri büyükannemden duymuştum. Şükür ki artık nefes almak bizler için daha kolay. Artık gözle görülemeyecek kadar ince uçlu enjektörlerden oksijenimizi alıyoruz. Yalnız bu kolaylığın bir de zorluğu var tabii. Hepimiz bu sayede bir damar yolu uzmanı olduk. Kendimizde damar bulmak kolay da, küçücük bebeklere nasıl kıyacağız? El mahkûm! Hekimlerin öğretmesiyle, içimiz cız ede ede, sonraki günlerde bebeklerimizin oksijenini biz verdik. Gülnur hiç ses etmemişti ama Özgür’e elim ağır gelmişti. O ağlardı, ben ağlardım.
Nurkan günde 700 litre oksijen kazanıyordu. İkizlerin gelmesiyle ilk iş yöneticimizden zam istemeye karar verdi. “İyi yürekli adam,” demiştim, “gündeliğini sekiz yüz litreye çıkardı. Başkası olsa belki yapmazdı.”
Benim 600 litrelik gündeliğimi de hesaba katıp, tüm oksijen tasarruflarına da dikkat edersek, bu işi başaracağımıza inandım. Bebekler iki üç günlükken yaptığım hesapları Nurkan’la paylaştım. “Hele bir de çocuklar biraz ele avuca gelsin, ek işlere de başlarım, mis gibi yaşar gideriz. Değil mi Nurkan?”
Nurkan, “Yaşarız tabii,” diyerek bildik ağırbaşlılığıyla gülümsedi. Anladım ki, annelik yükü ile babalık yükü başkaymış. Hem anne hem baba olmak zorunda kalınca anladım.
Daha ikizlerin haftası çıkmadan Özgür’de bir tuhaflık olduğunu fark etmeye başladık. Oksijenini Gülnur’la aynı ölçüde veriyordum, ama akşama doğru Özgür’ün dudakları hafifçe morarıyor, teni duru beyaz kesiliyor, önce ağlıyor sonra da yorulup hareketsiz kalıyordu. Kandaki oksijen değerini her gün aynı saatte ölçüp Gülnur’la karşılaştırmaya başladım. Sonuç yıkımımızın başlangıcı oldu. Özgür hastaydı. Hem de başımıza gelen ne bahtsız bir hastalık… Hekimin dediğine göre ikizlerde böyle şeyler görülmesi olağanmış, ciğerleri tam gelişmemiş. Verdiğimiz oksijeni işleyemiyormuş. Daha geç fark etseymişiz belki organ yetmezliği, aman düşman başına, belki beyin hasarı oluşabilirmiş. Tedavisi var; yok değil. Ama bu yoklukta…
“Beş altı yaşlarına kadar ciğerleri gelişecek, yaşıtlarına yetişecektir, merak etmeyin. Yalnız bu yaşlara kadar bol oksijen, bol oksijen,” dedi hekim. Sanki ekmek der gibi, su der gibiydi. Ne de kolay söylemişti.
İlk yıl çok zorlandım. Üç beş litre oksijen artırabileyim diye neler yapmıyordum ki! Misal egzersiz niyetine nefesimi tutuyordum. Bir ara uyku diyetlerine dadandım. “Hem sağlığa da çok faydası var, daha dinç hissediyorum kendimi, biliyor musun Nurkan,” diyordum. Yavaş yavaş ek işlere de başladım, ama farkındaydım; benim çabam ancak Gülnur’a yetiyordu. Özgür’ün bütün yükü Nurkan’ın sırtındaydı. Sanki gün geçtikçe kamburlaşıyordu. Sırrı sırtına iyice abanmış, beli bükülmüş. Anlayamadım. O da hiç şikâyet etmezdi ki! Yettiriyor sandım. O enjektörlerin nereden geldiğini, neden sonra anladım.
Nurkan, Dönüşüm’le çirkin bir ortaklığa girişmiş. İhtiyaç fazlası kesim yaptırıp üretimden de kendine pay alıyormuş meğer. Korkmayayım diye de onca zaman benden saklamış. Son kesiminde elini masaya vurmuş, bu yüz kızartıcı ortaklığa devam etmesi için, bir ağaç tümüyle onun olacakmış. Şartı buymuş. İşte o ağaç Özgür’ü neredeyse bir yıl yaşattı. Daha da yaşatırdı da kayıt dışı kesim açığa çıkmış. Yasalarımıza göre: “Yerleşkenin en büyük suç mağduru ağaçtır ve cezası suçlunun soluğu kesilene kadar Esaret Evi’ne atılmaktır.” Olayların iç yüzünü sonradan, suçun vârisi olunca öğrendim.
Bizim için kendisini feda etmesini önceleri affedememiştim. Makul bir yas süresi sonrası, yöneticiden gelen sırlı bir taziye ile bayrağı Nurkan’dan teslim aldım ve koşmaya devam ettim. Şimdi onu hem anlıyorum hem de affediyorum. Ben de olsam aynı şeyi yapardım. Ve yaptım… “Gülşah, bizim de haberimiz olmadı, Nurkan bir hatadır yapmış işte. Malum, oğlunuzun durumunu da biliyoruz.”
Şu yönetici ne yalancı adam, hiç haberi olmaz olur mu? Ondan habersiz kuş uçar mı? İnanmış gibi yaptım. Mecburdum…
“Enjektörlerin kalan kısmına da Yerleşke el koydu, tahmin edersin.”
Kim bilir kimin eli? Başımı salladım. İnanmış gibi yaptım. Mecburdum…
“Sen bizimle çalışmaya devam edeceksin. Bundan şüphen olmasın. Oğlun bizim himayemizde.”
Hissettim, dilinin ucunda bir şey vardı. Çıkmak için beni yokluyordu. Minnet dolu bakışlarımla karşımda debelenen adamı rahatlattım. Her yardıma muhtaçtım.
“Ne kadar enjektör gerekirse dilediğin gibi al. Özgür bizim de evladımız. Hem görev tanımında da bazı değişiklikler yapabiliriz.”
Mecburdum…
Özgür’ün ihtiyacını artık karşılayabiliyorum. Fakat tek maaşla ve bir hasta çocukla Gülnur’a yetemedim. Yerleşkenin kimsesiz çocuklar merkezine onu emanet ettim. Kızıma onlar nefes olacak, karşılığında kızımın oksijen hanesine borç yazılacak. Özgür yaşayabilsin diye Gülnur’u rehin verdim. Bir gün beni affedebilmesini umuyorum. Bir de Nurkan’ı hatırlıyorum sık sık. “Havadan nefes almak Gülşah,” derdi, “ne büyük özgürlük, inanıyorum bir gün olacak.”
Diyordum ki; “Ağaçlar kaplasa tüm yerleşkeyi, havalar nefes dolsa, yine bir engel çıkar Nurkan. Bedava nefes haram bize.”



