Çarşamba, Temmuz 29, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Kırmızı Bisiklet

Bahçenin eski, ahşap kapısı bir çığlığı andıran tiz bir sesle ardından kapandı. Sabahın serinliği ve kuşların cıvıltıları arasından Yusuf, başı önünde işe gitmek için sık adımlarla ilerliyordu. Attığı her adımda daha çok derin düşüncelere dalıyordu. O eski ahşap kapının ardından girip çıktığı bu çocukluk sokakları, ona derin bir mutluluğun kapısını aralarken, diğer taraftan da büyümenin, sorumluluk almanın yükü altında ezildiğini hissettiriyordu. Bir iki sokağı uykudan yeni uyanmanın verdiği o mahmur hâl ile geçti. Tam köşeyi dönerken bir bisiklet zilinin sesiyle irkildi. Kaldırım taşlarını sayan gözlerini bisiklete ve üzerindeki arkadaşına bakmak için yavaşça kaldırdı.  “Günaydın Yusuf.” Bisiklette, elinde iki adet ekmek tutan sınıf arkadaşı Ahmet ona bakıyordu. Yusuf boğazını temizledi. Ahmet’e selam verdi. Gözleri bisikletin üzerinde gezdi. İçinde bir sızı hissetti “Ne o kaldırım taşlarını mı sayıyorsun Yusuf? Hayırdır, Nereye sabah sabah?”

Yusuf sesi içine kaçmış gibi “İşe başladım,” dedi. Arkadaşına baktı. “Ooo demek işe başladın! Helal olsun sana, örnek öğrencisin vallahi. Kışın okul, yazın iş…” Yusuf’un yüzündeki kaslar gerildi. “Okullar tatil olunca babam beni sanayideki Hasan Amca var ya, şu aşağı mahallede oturan,” diyerek motor yağının ve ziftin bulaştığı eliyle arkasındaki sokağı gösterdi. O an bakışları kendi elinin üzerinde gezindi.  Tırnaklarının içi ve tırnak etrafı kararmış, avuç içleri lekeli ellerine baktı. Yutkunmak istedi, bir yumru boğazında düğümlendi. Sonra istemsizce gözleri Ahmet’in ellerine kaydı.  

Ahmet “İstersen seni bırakayım,” dedi. Yusuf’un siyah, çekik gözleri uzun kirpiklerinin altında bir yandı bir söndü. “Olur, zaten geç kaldım.” Yusuf onun arkasına oturdu, elleriyle Ahmet’in belini tuttu.  Pedalların dönmesiyle, bisiklet siyah asfaltın üzerinde yavaş yavaş hızlanmaya başladı. “Sıkı tutun birazdan uçacağız,” dedi Ahmet ve bir kahkaha rüzgârın uğultusuna karıştı.  Pedallar hızlandıkça, rüzgâr onların yüzlerine daha sert çarptı, kulaklarındaki uğultu da arttı.

Ahmet, “Baban nasıl, durumu iyi mi?” diye sorucan uğultuyu yaran sesler, sözcükler Yusuf’un kulaklarına ulaştı, burnundan soluduğu nefesini bıraktı.  “Nasıl olsun, evde oturuyor.”

Yusuf’un babası epilepsi hastası olduğu için iş bulmakta oldukça zorlanıyordu. Bulduğu işlerden kazandığı cüzi miktardaki parayla da geçinemiyorlardı. Annesi ara sıra gündeliğe gidiyordu. Yusuf’tan üç yaş küçük bir de kız kardeşi vardı. Kıt kanaat geçiniyorlardı. Bu işe girmeyi de çalışmayı da çok istememişti ama babasının durumu, annesinin işe gittiği gün eve geldiğindeki söylenmeleri, bakkala, manava olan borçlar, bir de hayallerini düşününce, Yusuf işe girmek zorunda kalmıştı.

Ahmet, “İşler nasıl zorlanıyor musun?” dedi önüne bakarak. Yusuf, “Biraz,” dedi sağ eliyle Ahmet’in belini tutarken, diğer eli bisikletin soğuk demirini tuttu. Eli o kırmızı metallerin üzerinde gezindi. O an ortamdaki sesler kesildi. Rüzgâr esmedi. Caddeler, sokaklar başka tepeliklerle yer değiştirdi.  Yusuf kendisini bisikletin üzerinde bir tepeyi inerken buldu. Ellerini yanlara açmıştı. Rüzgâra meydan okur gibi hızlıca aşağı iniyordu. Sağlam gövdesi, pürüzsüz çalışan zincirleri ve sessizce dönen tekerleri ile bisiklet adeta uçuyordu.  Ahmet’in bisikletinden daha büyük ve daha güzel bir bisikletle hayal âleminde gezdi Yusuf.

Ahmet’in sesiyle kendisine geldi. “Ne kadar veriyorlar sana?”  Yusuf o hayal aleminde bu tarafa dönerken, yutkundu. Sesi titredi. “Bilmiyorum, babamla konuşmuşlar. Daha iki hafta oldu. Aylığımı alınca…” Ahmet yüzüne yerleşen bir pişkinlikle “Eeee sonra…”  Yusuf o an biraz duraksadı. Hayalindeki bisikleti düşündü. Kalbi daha hızlı çarpmaya başladı. Sonra cevap bekleyen Ahmet’e “Üç aylık kiramızı daha ödeyemedik, oraya veririz herhalde,” dedi. Ahmet bu cevap karşısında ne diyeceğini bilemedi. Pedallar yavaşladı. Ortam bir sessizliğe büründü. İki çocuk kendi dünyalarında, kendi düşüncelerinde tutuklu kaldı.

Ahmet’in babası öğretmendi. Onlara ait bir evleri vardı. O an tutuklu kaldığı dünyasında arkadaşını, Yusuf’u düşündü. “Daha on beş yaşındasın be Yusuf, kirayı ödemekten söz ediyorsun!” Yüzü gerildi, gözlerine bir hüzün çöktü.

Kısa süren yolculuğun ardından oto sanayinin paslı demir kapısından içeri girdiler. Onları karşılayan ilk şey, sanayinin kendine has o ağır kokusu oldu. Yanık motor yağı, tiner, taze demlenmiş kaçak çay ve balta tozunun birleşimi olan koku ikisinin de burun deliklerini sızlattı. Yusuf bu kokuya alışıktı. Ama Ahmet ilk defa buraya geldiği için o kokudan rahatsız oldu. Yusuf Ahmet’e teşekkür edip dükkâna doğru yönelirken Ahmet onun ardından uzun uzun baktı. Etraftaki seslere kulak kabarttı. Sağına soluna baktı. Dükkânların içinde Yusuf gibi nice çocuğu, yani onun gibi hayatı göğüslemeye çalışan çırakları gördü. Üzerlerinde onlara iki beden büyük gelen tulumlar, ellerinde yağlı siyah bezlerle ustalarının yanında duranlar, mendille ustalarının terlerini silenler ve arabaların altında çalışan çocuk işçiler.

O an dükkânların içine bakarken etraftaki seslere de kulak kabarttı Ahmet; anahtar takımlarının tezgâha çarpma sesleri, kompresörün derinden gelen soluk sesi ve demire vuran çekiç sesleri… Son kez Yusuf’un girdiği dükkâna bakıp tüm sesleri ve kokuları ardında bırakarak, elindeki ekmeği evine götürmek için yola koyuldu. Bir kendini düşündü, bir de yaşıtı olan Yusuf’u.

Yusuf dükkâna girince ustasına ve yanında çalışan iki kişiye selam verdi. Homurtulu bir sesle ustası, üzerini değiştirip gelmesini, vakit kaybetmemesini söyledi.

Kahvaltı yapmadığı için karnındaki gurultu eşliğinde soyunma odasına geçti. Kirli ve yer yer siyahlaşan kapıyı ardından kapattı. Tişörtünü çıkardı. Onu odanın sıvası çatlamış duvarındaki askıya asmak için uzanmışken, siyah kumaş bir ceketin cebinde gözüken, kabarık içi dolu cüzdan dikkatini çekti. Kalbi göğsüne sığmıyordu; parmakları, avuç içleri terledi. Bakışları içi dolu cüzdana kilitlendi. Birkaç dakika sonra soyunmaya devam etti. Pantolonunu bacaklarından aşağı doğru kaydırırken aklı cüzdandaydı. “Ustamın ceketi.” İçinden konuştu. Tulumunu giydi. Sırtını duvara dayadı elleri o an cüzdana gitmek için hareketleniyordu ki babasının, annesinin küçüklüğünden beri ona hatırlattığı cümleler kafasında sıralandı. Kimsenin malına el uzatmaması gerektiğini biliyordu. Babası helal lokma ve helal kazanç konularında oldukça hassastı. Yusuf yedi yaşındayken babası sokakta biraz para bulmuştu. Dükkân dükkân gezip o parayı kaybeden adamı bulana kadar uğraşmıştı. “İnsanı zengin eden şey cebindeki para değildir, asıl zenginlik insanın inandığı değerlere, sevdiklerine sahip çıkmasıdır,” derdi babası.

Yusuf askıdaki ceketin cebinden görünen cüzdana uzun uzun baktı.  Annesinin yorgun yüzü, evdeki boş buzdolabı, günlerdir çalışmayan babasının sessizliği, kız kardeşinin “Abi bugün ne yiyeceğiz?” diye soran masum sesi… ve hayalindeki bisikleti düşündü. Ahmet’in bisikleti ve sokaklarındaki diğer komşu çocukların bisikletleri o an gözünün önünden sırayla geçtiler. Büyük küçük, renk renk bisikletler. Yutkundu, kuruyan boğazını tükürüğüyle ıslattı. Eli cüzdana uzanırken, içinden bir ses “Yapma,” diyordu.  Titreyen eliyle cüzdanı aldı. Bir taraftan da kapıyı kolluyordu. Cüzdanın içine baktı. “Ne çok para var burada, birazını alsam nereden fark edecek ki ustam?” İçeriden gelen tıkırtıların arasından biri ona seslendi. “Yusuf!” Çocuk irkildi. Kalbi göğsünü daha hızlı tekmeledi. Kapıya yüzünü çevirdi. Ona seslenen ustasıydı; “Hadi Yusuf yetişmesi gereken işler var acele et!” Annesi geldi aklına. Dokuz yaşındayken, sınıfta arkadaşının kalemi yanlışlıkla kendi kalemlerine karışmıştı. O kalem için bile Yusuf sabahlara kadar uyumamışt  çok rahatsız olmuştu. Sıkıntısını annesine anlatınca “Canım oğlum hep böyle temiz ve pak kal olur mu? Her ne durumda olursa olsun kimsenin malına tenezzül etme. O an annesi yanındaydı. Solgun bakışlarıyla Yusuf’un elindeki cüzdana bakıyordu. Vicdanı avaz avaz bağırıyordu. Zaman ağırlaştı. Yusuf telaşlandı, elleri bacakları titredi. Bu cüzdanla hayatında birçok şeyin değişebileceğini düşündü. Kalbi göğsünü yumrukluyordu. İçindeki sesleri dinledi. Eli ile göğsünü bastırdı. Daha fazla dayanamadı ve cüzdanı yerine koydu. O an hayalini kurduğu bisiklet, annesinin solgun yüzü, babasının hüzünlü sesi hepsi kayboldu. Ceketin cebini düzeltti. Onu yerine koymanın verdiği bir huzur tüm vücuduna yayıldı. Derin bir nefes alıp verdi. Kalbi normal ritmine döndü.

Ustasının yanına giderken başı dikti. Vicdanı rahattı. “Kusura bakma ustam, uyuyakalmışım. Ortalığı süpüreyim mi?” diyerek Hasan Usta’ya baktı. Usta pos bıyıklarını kaldırdı. Kaşlarını birleştirdi. Şu anahtarı bana uzat. Çay koymuştum, demle de bir iki lokma bir şey yiyelim.”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Sevgi İncaz
Sevgi İncaz
Yaklaşık yirmi üç yıldır İstanbulda yaşıyorum. Van’da doğdum. İlk, orta ve yüksek öğrenimimi Van’da tamamladım. Evlenip İstanbul’a yerleştim.Kimya mezunuyum. İş Güvenliği uzmanı olarak çalışma hayatıma devam etmekteyim.İşten ve çocuklardan arta kalan zamanlarımı okuma ve yazma ile değerlendirmekteyim. Biri erkek üç çocuk annesiyim. Üç yıllık bir yazarlık yolculuğum var. Öykü ve kısa hikayeler üzerine birçok çalışmam, dergilerde, kitap projelerinde yer aldı.

POPÜLER YAZILAR