Çarşamba, Temmuz 29, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Kerhane Tatlısı

Sakarya Caddesi’nin çıkışında müşteri bekliyordu yine. Adım başı bar olduğu için akşamları müşteri çok olurdu, “Gireni çıkanı, içeni sıçanı bol olur buranın,” derdi. Gençlerden gelenler olunca, genelde kızlı erkekli kalabalık binerler arabaya, çok gürültü olurdu. Onları alası gelmezdi hiç. Çoğu da zaten yakınlara ya Cebeci tarafına ya da Esat’a gittiği için taksimetre fazla yazmaz diye hiç oralı olmazdı. Esas müşterileri orta yaşlı sarhoşlardı çünkü onlar çalışan kesimdi; hem taksiye verecek paraları vardı hem de ayakta duramayacak kadar sarhoş ve keyfine düşkünlerdi. Aslında çoğunda araba vardı ama alışkanlıktan Sakarya’ya arabasız gelirlerdi içmeye. Doğma büyüme buralıydı çoğu. Kalanı da yıllar önce okumaya gelip yerleşmişti. Onlar için gençlikleriydi Sakarya. Şimdi Çayyolu ya da Batıkent tarafında yaşıyorlardı; uzak mesafe, iyi para. Motoru çalıştırdığına değerdi en azından. Takside beklerken onların uzaktan geldiğini görünce kıpırdanırdı. “Hadi buraya gel abi be!” diye dua ederdi mırıl mırıl. O saatte aldığı yolcu gecenin son işi olacaktı çünkü. Sonra hop eve gidip dinlenecekti artık. Diğerleri gibi sabaha kadar çalışmayı sevmezdi Mesut. Daha erken bırakırdı ki sabah yine erkenden durağa gidip servisini, otobüsünü kaçıran memur tayfasını alıp bıraksın.

O gece de Sakarya’yı SSK tarafından rahatça görebileceği bir noktada bekliyordu. Gençler çıkıp çıkıp metroya girdiler. Bazıları kahkahalarla yalpalaya yalpalaya yürümeyi tercih etti. Birkaç Ankara havası, birkaç Sezen Aksu’lu romantik şarkı çalan radyo istasyonunu geçtikten sonra bir haber kanalı buldu. Kaçırdığı maçın özetini dinlemek için beklemeye başladı. Üç güne derbi vardı. Bu akşam Avrupa maçında yenilmişlerdi ama takım ne durumda, neden yenildiler merak ediyordu. Derbiyi de kaybederlerse vay haline! Durakta iyice dalga geçerlerdi bununla. Zaten “Kerhaneci Mesut” diye lakap taktılar, bir de takım yenilirse kim bilir neler diyeceklerdi. “Kerhaneci” lakabı Mesut’un özel hayatıyla, hele cinsel hayatıyla hiç alakalı değildi. Mesut geceleri en çok Kızılay civarında müşteri beklerdi. Beklediği yerlerde ya midye dolmacı olurdu ya da halka tatlıcı. Bu da her seferinde bir poşet midye, bir poşet tatlıyla durağa dönerdi. Duraktaki serseri takım, “Allah razı olsun lan, ne iyi ettin şunları getirip,” diye çay demleyip ona teşekkür edeceklerine, “Oo, geldi bizim kerhaneci,” diye poşetlerini elinden kapıp Mesut’u dalgaya alırlardı. “Hepsi it sürüsü bunların da insan alıştı bir kere ortama,” diyordu hanıma. Elinden gelse bir güzel pataklayacaktı hepsini ama lafta; seviyordu duraktakileri. Özünde iyilerdi onlar da, her insan gibi. Haberlerde hâlâ maçtan ses yoktu. Orada o oldu, burada bu oldu, o siyasetçi şunu yaptı, bu partici böyle dedi. “Hadi be kardeşim,” diye sabırsızlandı, “maça geçsene artık!”

Kapıyı tak diye açıp yuvarlana yuvarlana daldı biri içeri. “Boş musun kardeşim?” diye dolandı kelimeler ağzında kemeri takarken. Kafasını salladı Mesut, evet anlamında. “Selamünaleyküm,” dedi bu sefer de müşteri. Adam hayatı tersten yaşıyordu sanki.

“Nereye abi?” diye sordu Mesut taksimetreyi açarken. Çoktan içi geçip sızmış adam Mesut’un sorusuna açtı tekrar gözlerini. “Hııh?” Mesut soruyu tekrarladı.

“Çok acıktım ben abi ya, şehri de bilmiyorum, güzel bir yere götürsen sen beni, olur mu?” Adam o kadar sarhoştu ki nereye gitse fark etmeyecekti. O saatte çok uzağa gidip trafiğe kalmayı istemiyordu Mesut. Biraz ilerleyip Sakarya’nın diğer köşesinde durdu. Adama, “Midye yer misin midye?” dedi. Kafasını salladı adam uykusunun arasında. “Hadi in o zaman,” diye güç bela indirdi adamı taksiden. Arabadaki küçük su şişesini de aldı yanına. İnince adamın suratına iyice bir su çarptı. “Bu ne arkadaş, kibrit çaksam patlayacaksın,” diye söylene söylene uyandırdı adamı. Midyeci tanıdıktı. “Ahmet bize beş tane hazırlasana hemen,” dedi adamı oraya çekiştirerek. Ahmet’in hazırladığı midyeleri elleriyle yedirdi adama. Adam doymamış gibiydi, “Biraz daha,” dedi. Mesut başıyla onayladı adamın dediğini. Ancak o zaman açtı Ahmet midyeleri. On dördüncü midyeden sonra iyiden iyiye açıldı adamın gözleri. Cebinden bir tomar para çıkarıp midyeciye ziyadesiyle bahşiş bıraktı. Ahmet bıyık altından güldü Mesut abisine.

“Sağ ol arkadaşım,” dedi adam, “çok iyi geldi midyeler.”

“Afiyet olsun,” dedi Mesut, alışkın değildir bunun bünyesi, bozmaz inşallah adamı diye dua etti. “Tatlı ister misin tatlı?” diye halka tatlılarını gösterdi. Adamın gözleri parladı:

“Oo, kerhane tatlısı! Nereye getirdin sen beni be abi?” diye koştu tatlı almaya. Mesut kendini yeğenini gezdiren bir dayı gibi hissetmeye başladı. Allah’tan taksimetreyi açık bırakmıştı adamın gönlünü eğlerken.

Sonunda, “Beni gideceğim yere bırakır mısın abi?” deyip girdi taksiye. “Çok şükür,” derin bir oh çekti Mesut. Adamı adresine götürüp evine gidebilecekti. “Nereye abi?” dedi Mesut. “Kadıköy,” dedi adam. Tak diye bastı frene. Aynadan baktı Mesut adama sert sert; dalga geçip geçmediğini anlamak istiyordu. “İstanbul Kadıköy?” diye sordu emin olmak için. “Evet,” dedi adam, “Müsaitseniz yani, mahsuru olmazsa. Ben size şu parayı vereyim önce,” diye bir tomar uzattı Mesut’a, “Kalanını varınca tamamlarım. Yani ne kadar tutar bilemedim. İsterseniz hepsini şimdi vereyim,” dedi bir tomar daha uzatıp.

Mesut bilemedi ne diyeceğini, kem küm etti. Ama iyi paraydı bu. “Tabii tabii, olur,” dedi sonunda. Kaç günlük yevmiyesi vardı şuracıkta? Kabul etmeyip de ne yapacaktı?

Yolda sohbet etmek zorunda kalmak istemiyordu adamla. Pek sohbet seven biri değildi. Hele ki taksiye binen müşterilerle hiç muhatap olmazdı. Ama bu adamın neden taksiyle Ankara-İstanbul yaptığını çok merak etti. Hem konuşursa uykusu da açılır, yol daha çabuk geçer diye bahane de buldu kendine. Dikiz aynasından bakarak konuştu adamla:

“Abi hayırdır, sen neden otobüs, uçak filan kullanmadın?” Şekilci bir adam olmak istemiyordu ama adamın kılık kıyafeti lüks ortamlarda gezip para savuran bir tip gibi de değildi.

“Ben pek sevmiyorum başka insanlarla aynı ortamı paylaşmayı ya,” dedi kırk yıllık ahbabı gibi. “Benim adım Samet bu arada, sen sormadın ama malum, yol uzun, tanışalım.” Gönül koymadan, dümdüz söylemişti bunları. Gülümsedi söylerken Mesut alınmasın diye. “Sen abi?”

“Haklısın Samet abim, sormadık kusura kalma. Mesut. Memnun oldum,” dedi kibarca. Ekmek kapısıydı şu anda. Çok yağlı bir kapıydı hem de. “Ama şimdi de benimle taksidesin abi. Farklı mı otobüsten?” Sorduktan sonra saçma olduğunu anladı. Farkı olmasa niye bu işi yapıyorsun dese verecek cevabı yoktu. Gülümsedi Samet. “Fazla kalabalık olunca rahatsız oluyorum ben Mesut abi. Böyle daha ferah, daha temiz oluyor. Buraya da arkadaşla gelmiş bulunduk, o erken dönünce mecbur taksiye kaldık işte.” “İş adamısın herhalde,” dedi Mesut, “toplantı filan mı vardı?” “Yok abi ya, nerede,” dedi Samet gevrek gevrek güldü. “Baba parası yiyorum ben. İpsiz, sapsız, serserinin biriyim. Serseri derken öyle tehlikeli biri değil. Hayta diyelim, babam öyle der bana.”

“Ne güzel hayat be abi, daha ne!” Bir de kendini düşündü Mesut. Gecesi gündüzü, sarhoşu hırsızı üç kuruş bir gün, beş kuruş diğer gün için uğraşıyordu. “Ne iyi adammış senin baban valla. Bize kalsa kalsa borç harç kalır babadan.” Gerçi biraz haksızlık etmişti babasına şimdi, kötü bir adam değildi. Borç da takmamıştı hiç Mesut’a. Samet’inki gibi bir hayat sunamadı, eyvallah. O kadarı da nasipti artık. Buna da şükürdü. Babası olmasa nah alırdı durağı. “Pek öyle eğlenceli sayılmaz be abi, o kadar amaçsızım ki oradan oraya savruluyorum ben de. Yoruldum valla artık. Köpek gibi pişmanım zamanında adam olmadığıma.” Çok içten konuşuyordu Samet. Zenginin derdi ayrı tabi, diye düşündü Mesut. “Buraya niye geldim biliyor musun?” diye böldü onu Samet, cevabı beklemeden anlattı. “Pavyon turuna geldik. Vallahi bak. İddiaya girdik bizim çocuklarla. Hepimiz birbirimizden boş olduğumuz için hadi dedik gidip gezelim neymiş Ankara pavyonları. Bizimkilerden biri gelmiş daha önce, illa bizi de sürükledi.”

“Beğendin mi bari?” dedi pis pis sırıtarak.

“İstanbul’dakilerden çok farklı değil işte, hepsi aynı leş.” Samet pek pavyoncu bir tipe benzemiyordu zaten. “Kokoreçle kerhane tatlısı iyiydi ama bak,” dedi, “biraz yaramazlık yaptık tabii gelmişken.” Muhabbetin devamını pek dinlemedi Mesut. Bu kadar sosyalleşmek yetmişti ona. Merak ettiği de zaten bu adamın değirmeninin suyunun nereden geldiğiydi; öğrenip rahatladı. Birden şimşekler çaktı beyninde. “Abi sen Kadıköy’de mi yaşıyorsun?” Aklına derbi gelmişti. Hazır gitmişken derbiye de gitse fena mı olurdu? “Yok, ben genelde İstanbul’da kalmıyorum. Maç var diye Kadıköy’de bir yer ayarladık, birkaç gün kalıp sonra tekneyle açılacağız bir yerlere.” Mesut sihirli kelimeleri duyunca o noktaya kilitlenmişti. “Vay be abi, bir de şikâyet ediyorsun hayatından ha! Ben otuz iki yaşındayım, kendimi bildim bileli fanatiğim, bir kerecik gidip de derbi izleyemedim hayatımda.” Tadı kaçmıştı ikisinin de. Mesut’a göre hayat adil değildi. Kendi istediği hayatı, hiç de şükürcü olmayan bu adam yaşıyordu. Bir de ne rahat anlatıyordu her şeyi!

“Mesut Abi, sen de kalsana bizle. Misafirim ol. Derbiyi izle, öyle dön evine, olmaz mı?” İyice canını sıktı Mesut’un bu iyilik teklifi. Kendisi bir torba midye, bir torba kerhane tatlısı ısmarlayabiliyordu en fazla, hem de yıllardır tanıdığı arkadaşlarına. Öyle daha yeni tanıdığı elin adamına da değil. Onu da her hafta yapsa içi acırdı, evin parasını çarçur etti diye. Ama adam kahvede çay ısmarlar gibi maç ısmarlıyordu Mesut’a. Hem de derbi. Kalacak yeri de cabası. Otobanda zaten az benzinlik vardı, bunları düşünürken son benzinliği da kaçırmıştı Mesut. “Ha, abi ne dersin?” diye üsteledi Samet. “Bizim çocuklar olacak bir tek, onlar da iyilerdir. Zararı olmaz hiçbirinin sana. Hem sen beni Ankara’da ağırladın sayılır, ben de İstanbul’da ağırlarım.” Hiç kötü niyet sezmedi Mesut. Çok samimi söylüyordu bunları. Gözleri parlar gibi oldu bir. Sonra sinirlendi kaderine yine. “Valla Samet abim, sağ olasın, çok kibarlık ediyorsun. Ben döneyim abi evime. İş güç var. Beklemez iş.” Samet ikna edemediği için üzüldü ama pes edecek gibi durmuyordu. “Bak abi, ben İstanbul’a varınca senin paranın kalanını vereceğim zaten, bir de seni böyle bir emrivakiyle buraya sürüklediğim için dönüş taksimetresini de vereceğim. Hayır, asla itiraz istemiyorum. Sen bana iyi davrandın, kırmadın beni sarhoş haldeyim diye, vicdanlı davrandın yabancısıyım Ankara’nın diye. Ben git-gel parayı artı mazotunu ödüyorum. Hatta kırılmazsan gücenmezsen senin burada kaldığın sürede günde ne kadarlık iş yapıyorsan ortalama bir rakam söyle bana, onu da ben karşılamak isterim. İş güçten kalmamış olursun. Hem de felekten üç gün çalmış olursun, senin de hakkın değil mi?” Galiba yirmi dakikadır konuşuyordu Samet. Diğer benzinliğe dört kilometre kalmış. Takip edemiyordu Samet’i. “Tamam la tamam,” dedi. O da hak ediyordu güzel günler görmeyi, neden olmasın. Hem adamın gırtlağına yapışmamıştı ya, kendisi teklif etti. Adam sapık filan değildir inşallah, diyordu bir yandan da. Katil de olabilir. Böyle zengin ailelerden bebek yüzlü adamlar katil çıkıyordu çok. İllaki tüm katiller varoştan çıkan at hırsızları değildi ya! Ya yolda izde arkadan boğazına taksa bıçağı, ya evine götürüp gazozuna ilaç atsa? “Gazoz ne oğlum la!” dedi, kafasını salladı. “Kaç kişi senin bu arkadaşların Samet Abi?” diye sordu, adamlar bundan kalabalık olursa kendini koruyabilecek miydi, onu tartmak istedi. “Mert ve Berke var,” dedi Samet. “Benim çocukluktan arkadaşlarım onlar. Senden iyi olmasınlar. Mert’in arabasıyla gitmiştik biz Ankara’ya, hep beraber geri dönecektik. Bunları görsen pavyonda kendilerinden geçtiler. Benden beterlerdi,” diye kahkaha atmaya başladı. “Sonra Mert, Berke’yi alıp ‘Biz gidiyoruz,’ diye bastı gitti. Arabaya nasıl bindiler, hatta arabayı nasıl buldular emin değilim. Ben Kızılay’a nasıl geldim onu da hatırlamıyorum hiç. Ama dönmüş bizim kerkenezler eve, İstanbul’dalarmış neyse ki,” dedi. Mesut aynadan Samet’e bakarken böyle bir adamın nasıl bu kadar saf olabileceğini ya da bu kadar saf bir adamın nasıl bu kadar serseri olabileceğini düşündü. Cevabını bulamadı. Bir süre sızdı arkada Samet. Ya da uyudu. Mesut onun ne zaman sarhoş, ne zaman uykulu olduğunu tam anlayamıyordu. İyi hoş çocuktu da çok konuşuyordu. “Bir de insan sevmiyorum diyor hıyar, sevse ne olurdu acaba? İki dakika susmadı la yol boyu!” diye düşündü, sonra ona bu kadar iyilik yapmaya çalışan bir adam hakkında kötü düşündü diye kızdı kendisine. Molalarla beraber beş saat sürdü yol. Sonunda Samet’in verdiği adrese vardılar. Taksiyi evin önüne park edip yukarı çıktılar beraber. Birkaç günlüğüne idareten ayarlanan ev, Mesut’un görüp göreceği en lüks evdi herhalde. Mert ve Berke ile tanıştı. Tam Samet’in dediği gibi iyi çocuklardı hepsi. Babalarının zenginliğinde şımartılmış, daha kötü yollara düşmekten yırtmış zararsız serseriler. “Keşke,” diye düşündü Mesut, “okeye dördüncü arıyor olsalar da ömür boyu şu masaya oturup kalkamasam şuradan. Derbiye iki gün vardı. Mesut dünya gözüyle zenginliği tatmış, cebi bir miktar para görmüş, dünyevi zevklerin tadına ucundan da olsa varmış bir adam olarak huzurlu hissediyordu kendini. Eve dönünce duraktakilere hem derbinin fotoğraflarını gösterecek hem de bu sefer iki poşet midye ve tatlıyla güzel bir ziyafet çekecekti onlara. “Bir de biz alırsak derbiyi, valla!”

Emel Turgut
Emel Turgut
43 yaşındadır ve Ankara'da yaşamaktadır. Hacettepe Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunudur. ODTÜ’de öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Evli ve bir çocuk annesidir. Bir süredir kitap incelemeleri yazdığı blogu var. Aynı zamanda Instagram’da kısa incelemeler yazmaktadır.

POPÜLER YAZILAR