Tozu hep yanlış tanıdım!
Onu, uzun yıllar yalnızca temizlenmesi gereken bir şey sandım. Camın kenarında, kitaplığın rafında, çerçevelerin üzerinde belirdiğinde elime bir bez alır, hiç düşünmeden silerdim. Çünkü bize hep tozun ihmal, kirlilik, bakımsızlık olduğu öğretildi. Oysa yaş aldıkça anlıyor insan; tozun işi kirletmek değil, beklemektir.
Beklemek…
Kimsenin açmadığı çekmeceyi, yerinden kaldırılmayan fotoğrafı, uzun zamandır uzanılmayan rafı.
Bir evde zamanın yavaşladığını ilk toz bilir. Çocukluğumun geçtiği evde bunu fark etmem mümkün değildi. Çocukken bunu hiçbirimiz fark etmeyiz zaten. Çünkü çocukluğun geçtiği evler, sürekli yaşamın aktığı evlerdir. Perdeler açılır, sofralar kurulur, çay demlenir, yemek pişer. Bir odadan ötekine taşınan sesler vardır. Hareket, eşyaları canlı tutar. Hayatın ritmi, sırasını bir türlü toza bırakmaz.
Anneannemin evi de öyleydi. Hareketin hep olduğu, oradan oraya sürekli koşturan, her işe yetişen bir çift terlik sesi…
O evi düşündüğümde aklıma önce mutfağı geliyor. Ocağın üzerinde ağır ağır kaynayan yemekler, fırından yayılan vanilyalı kek kokusu, daha sofraya oturmadan tabağıma ilişen ilk lokma… Sonra sesi…
“Kuzuuummm.”
Bazı kelimelerin anlamı sözlükte yoktur. Onları, yalnızca bir kişinin söyleyişinden öğrenirsiniz. Aynı kelimeyi başkası da söyler ama siz hep eksik duyarsınız. Kelime yerindedir, sesi ise değildir.
2018 yılında o sesi, anneannemi kaybettik.
Aradan yıllar geçti. Hayat, dışarıdan bakıldığında hiçbir şey olmamış gibi akmaya devam etti. Bir gün, uzun zamandır açılmayan bir dolabın kapağını kaldırırken, rafın üzerine çöken incecik tozu gördüm. Elimi uzattım. Sonra vazgeçtim…
Anneannem yaşarken o rafta tek bir toz zerresi duramazdı.
Meğer insan, bir evi yalnızca yaşayarak temizlemiyormuş.
Her gün açılan pencereyle, silinen masayla, karıştırılan tencereyle, sofraya çağıran bir sesle…
Meğer ev dediğimiz şey, biraz da tekrar eden hareketlerden ibaretmiş. O hareketler durunca önce sessizlik yerleşiyormuş sonra da toz.
Belki bu yüzden artık tozu eskisi gibi göremiyorum. Onun eşyaların üzerine değil, tekrarlanmayan alışkanlıkların üzerine çöktüğünü düşünüyorum. Bir daha kurulamayacak sofralara, eskisi kadar sık açılmayacak dolaplara, sahibinin elini uzun zamandır hissetmeyen fincanlara…
Toz, yokluğu görünür kılmıyor aslında.
Yokluğun çoktan yerleştiğini haber veriyor.
Bugün bir rafta ince bir toz tabakası gördüğümde elim hemen beze gitmiyor. Önce duruyorum. Parmak ucumla küçük bir iz açıyorum. O ince çizginin ardından, yıllar önce kapanmış bir mutfak kapısı aralanıyor sanki. Bir tencerenin kapağı usulca kaldırılıyor. Bir tabak önüme uzatılıyor.
Ve kulağıma, yalnızca bir kişiye ait o tanıdık, samimi ses ilişiyor.
“Kuzuuummmm…”
…
Tozu siliyorum.
Raf temizleniyor.
Eksiklik…
Eksiklik yerinde kalıyor.



