Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Dolomita & Kuvarsita:Deniz-Orman ve Ayışığı

Bölüm 2

1.Bölüm özeti: Dolomita (Dol) ve Kuvarsita (Kuv) Sakarya Nehri’nin sürüklediği iki küçük taş dostumuzdur. Kocaman bir kepçe ile nehirden çıkartılıp çakıltaşı deposuna satılmak üzere depolanmışlardır. Depoda yaşlı Bilge Bazalto ile tanışırlar ve kendisinden insanların hatası yüzünden depremin nasıl yıkıcı bir etki yarattığını dinlerler. Depodan kaçmaya karar veren kahramanlarımız Bilge Bazalto’nun gösterdiği yarıktan kaçmak üzere harekete geçerler.

Deponun içinde hummalı bir çalışma başlamıştı. Önlerinde kocaman kepçeleriyle içeri dalan araçlar yüzünden ortalık toz duman olmuştu. Yığınlar hâlindeki çakıl taşları dışarıda bekleyen kamyonların kasalarına dolduruluyordu.

“Ortalık sakinleşene kadar burada kalıyoruz, iyice yaklaşın birbirinize, bizi görmesinler,” diye bağırdı Bilge Bazalto. Yoğun sesten dolayı birbirlerini zor duyuyorlardı. Yarığın kenarındaki çıkıntıda üçü birbirine iyice yanaşarak beklemeye başladılar.

Bazalto, işçilerin kendi aralarında yaptıkları konuşmalardan bazı bilgiler edinmişti. Depo, inşaatçı bir adama satılacaktı. Bazalto onu tanıyordu, özellikle en iri taşları betonun içine katmakla övünüyordu adam.

Depo sahibinin eşi yakında çocukları da alıp Antalya’ya tatile gidecekti. Bazalto duyduğundan beri bunu düşünüyordu. O eve varabilirlerse kadının arabasıyla deniz kenarına ulaşabilirlerdi. Depo sahibinin aracına bir şekilde binmeleri gerekliydi. Birkaç saat sonra ortalık biraz yatışınca Bazalto vakit kaybetmeden planını merakla bekleyen ikiliye anlattı.

“Çılgınca bir şey bu! Çok tehlikeli, ben yapamam,” diye itiraz etti Dol. Plan Kuv’un aklına yatmıştı, arkadaşının endişelerini anlayabiliyordu.

“Korkma ben seni alttan iterim, yoksa bu gövdeyle habire lastikten kayarsın sen,” dedi.

Dol o kadar endişeliydi ki bu sefer hiç tepki vermedi. Korkudan rengi biraz daha beyazladı.

“Dol’un da benim de tek isteğimiz nehre tekrar kavuşmak,” dedi Kuv.

“Ben de artık denize ulaşmak ve kalan ömrümü orada geçirmek istiyorum,” diye yanıtladı Bazalto. Yaşlı bilge, ikisinin de denizi bilmediğini bakışlarından anlamıştı.

“Sizin nehriniz sonunda denize ulaşır. Deniz tuzludur ve çok büyüktür, içinde bir sürü balık vardır.”

“Evet biliyorum,” diye heyecanla atladı Dol,

“Bir alabalık yanlışlıkla beni ağzına atmıştı. Sonra taş olduğumu anlayınca tükürmüştü… Ne gülüyorsun Kuv, aşk olsun!”

“Ben bile bazen seni yemek istiyorum Dol. Öyle tatlı, öyle tombiksin ki,” diye yanıtladı Kuv, sonra devam etti.

“Belki biz de denizde kalırız. Hem seni de yalnız bırakmamış oluruz. Zaten başka çaremiz de yok. Burada kalırsak bir kamyon kasasında kim bilir nereye gideriz.”

“Eninde sonunda denize dökülen bir nehir buluruz. Eğer beğenmezseniz kıyısından yürür, yeni bir yer ararsınız,” dedi Bazalto. Bu fikir Kuv ve Dol’un hoşuna gitmişti, birbirlerine bakıp onayladılar.

Nihayet akşam olmuş, kamyon sesleri yerini insan sesine bırakmıştı. Bazalto yarıktan kaçmaları için işaret verdi.

“Hey! Ben buraya sığamam ki!” diye bağırdı Dol.

“Şişşşt yavaş konuş. Sığarsın. Bak ben senden büyüğüm, beni takip et,” diye cevap verdi Bazalto.

Dışarı çıktıklarında çakıl tozları havaya karışmış, zeminde hafif bir sis tabakası oluşturmuştu. Bundan faydalanıp görülmeden depo sahibinin jipine doğru koştular. Üçü birden kafasını kaldırıp dev lastiğe baktı. Dol daha da korkmuştu.

Önce Kuv harekete geçti. Bedeni pütürlü olduğu için lastiğe kolayca tırmanmıştı. Dol ise kan ter içinde kalmıştı. Yuvarlak ve kaygan olduğu için ikide bir aşağı yuvarlanıyordu. Bazalto da bastonunu lastiğin dişlerine geçirerek yukarı çıkabilmişti.  

Dol sonunda yukarı çıktığında zafer kazanmış gibi bağırdı. Kuv kaputun üstünden ona seslendi: “Everest’e çıkmadın Dol. Sadece lastik bu.” Dol’un cevap vermeye hâli kalmamıştı.

Kaputun altındaki tekerlek boşluğuna yakın, güvenli bir oyuk bulup saklandılar. Tam biraz rahatlamışlardı ki motorun sesi, üçünü de yerinden zıplattı.

Bazalto “Sıkı tutunun,” diye bağırdı. Araba hareket ettiğinde Dol az kalsın düşüyordu. “Galiba hayatımızın hatasını yaptık,” diye söylendi Kuv. Bazalto planının pek de bilgece olmadığını kabul eder gibi kafasını sallıyordu.

Ev çok uzakta değildi ancak yolculuk çok sarsıcıydı. Gürültü, titreşim ve sıcaklık korkunçtu. Nihayet araç durduğunda üçü de çok  yorulmuştu. Motorun soğumasını bekleyip kendilerini dışarı attılar.

Bahçe duvarına koşup içeri girdiler. Işıklı, büyük bir villanın bahçesindeydiler. Her yerde beyaz çakıllar, kayalar, dekoratif taşlar vardı. Dol dehşetle,

“Depodan kaçtık, taş mezarlığına geldik,” dedi korkarak.

Bazalto buradaki taşların kırılmadığını, sadece bahçeyi süslediğini fark etmişti. Bahçe duvarının kenarında, çimlerin arasında saklanmaya karar verdiler. Sonraki üç gün, bekledikleri hareketlilik olmadı.

Dol biraz sıkıntıdan, biraz da Kuv’un dilinden kurtulmak için sabahları yürüyüş yapmaya başlamıştı.

O sabah epey uzağa giden Dol, tam geri dönecekken köşede belli belirsiz mavimsi-beyaz parlayan bir şey gördü. Biraz daha ilerledi. Karşısında bembeyaz, kusursuz yuvarlaklıkta, parıl parıl parlayan şahane bir kız duruyordu. Donup kalmıştı.

Parlak taş ona bakıp “Merhaba, iyi misin?” diye sordu.

Dol ağzını açtı ancak söylediğine kendisi bile inanamadı.

“Benim… Kemiklerim iri.” Kız hiçbir şey anlamamıştı. Elini uzattı.

“Ben Ayışığı, sen kimsin?”

Rengi neredeyse pembeye dönen Dol’den ses çıkmayınca arkadan Kuv imdadına yetişti.

“Onun adı Dolomita, Dol diyebilirsin,” diye bağırdı, sonra da kendini ve Bazalto’yu tanıttı.

Ayışığı sıcakkanlı ve meraklıydı, soruların ardı arkası kesilmiyordu. Çekingenliğini üzerinden atan Dol da Sakarya Nehri’nden çakıltaşı deposuna gelene kadar yaşadıklarını biraz da kendini cesur göstermek için hiç korkmamış gibi anlatmıştı.

Arkasından kıs kıs gülen Kuv dayanamayıp lafa girdi.

“Sen ona bakma. Dol bir yaprak çarpsa bile yardım çağırır,” diye kahkahalarla güldü. Dol’un romantik itibarını bir saniyede yerle bir etmişti.

Ayışığı ona aldırmadı. Büyük bir hevesle,

“Demek denize ulaşmayı planlıyorsunuz, onu ben de duymuştum. Ben yıllardır aynı bahçede duruyorum. İnsanların anlattığı dünyayı kendi gözlerimle görmek istiyorum. Lütfen sizinle gelebilir miyim?” diye sordu Ayışığı.

Bazalto, tehlikeli olduğu için Ayışığı’nı vazgeçirmeye çalıştıysa da başaramadı ve gelmesine onay verdi.

Ayışığı sakin bir biçimde, “Tehlikeli olması, gitmemek için yeterli bir sebepse siz neden depodan kaçtınız?” diye sormuştu. Bazalto buna bir cevap verememişti.

Kuv fırsatı kaçırmamış, “Kendinden daha akıllı birini bulmuşsun,” diye Dol’a takılmıştı.

Birkaç gün sonra Bazalto; Antalya tatili ve denizden bahsedildiğini duydu. Aile ertesi sabah arabayla yola çıkacaktı, baba ise işleri nedeniyle daha sonra gelecekti.

Anne ve çocuklar sabah hazırlık yaparken dört arkadaş çimlerin arasından çıkıp arabanın yanına geldi. Yine lastikten tırmanmışlardı ancak bu sefer arka bagaja saklanacaklardı. Valizlerin ve plaj oyuncaklarının arasına yerleştiler.

Yolculuk boyunca bagaj onlar için küçük bir lunaparka dönmüştü. Virajlarda sağa sola yuvarlanıyorlardı. Hatta bir keresinde araba ani fren yapınca Dol kendini çocukların şişme flamingosunun içine sıkışmış halde bulmuştu.

Kuv onunla “Dolomita değil, Flamingota,” diye dalga geçmişti. Ayışığı’nı ilk kez kahkahalarla gülerken görmüştü Dol. Bu gülüş Kuv’a olan tüm kızgınlığını geçirmişti.

Saatler geçtikçe bagaj havasız ve sıcak olmuştu. Neyse ki molalarda bagaj kapağı açılıyor, dört arkadaş kısa süreliğine nefes alabiliyordu.

Yola çıkalı neredeyse on saati geçmişti. Araç Antalya’ya yaklaşık yüz kilometre kala dağlık, çam ormanlarıyla çevrili bir dinlenme tesisinde durdu. Bagaj açıldığında dışarıdan sıcak hava, kuş sesleri ve tatilcilerin konuşmaları geliyordu.

Çocuklardan biri “Nihayet geldik! Çok acıktım!” diye bağırınca annesi, “Daha Antalya’ya yüz kilometre var, bu sadece mola,” dedi.

Dört arkadaş “nihayet geldik” cümlesini duyunca bunu Antalya’ya ulaştıkları şeklinde anlamışlardı. Kimse “bu sadece mola” kısmını duymamıştı.

Kadın birkaç torbayı yanına aldı, çocuklara ilaçlarını içirdi. Kaçmak için bu fırsatı kaçırmak istemeyen dört arkadaş, büyük bir cesaret ve hızla görünmemeye çalışarak kendilerini aşağı bıraktılar. Bazalto bastonuyla engellememiş olsaydı, Dol az kalsın yanlarında park etmeye çalışan arabanın altında kalacaktı.

Bazalto “Bizi kimse fark etmeden şu ağaçların arkasına gidelim,” deyince Ayışığı öne atılıp koşmaya başladı. Onu takip eden Dol ile birlikte bir ağacın arkasına saklandılar.

“Dol karnını içeri çek! Seni hâlâ görebiliyorum,” diye gülerek seslendi Kuv.

“Benim kemiklerim iri,” diye bağırdı Dol kızgınlıkla.

Kimse onları fark etmeden çam ormanının içine doğru ilerlediler. Araba birkaç dakika sonra hareket etmişti. O sırada Kuv’un gözüne bir tabela çarptı. Yüksek sesle okudu:

“Antalya 100 km.”

Dördü tabelaya baktı. Dol, “Yürürüz,” deyince Kuv ona alaycı bakış attı.

Tekrar bir plan yapmaları gerekiyordu. Hedeflerinden çok uzaktaydılar. Ayışığı hayatında ilk kez gerçek bir orman gördüğü için çok heyecanlanmıştı.

İlk anda burası bir cennet gibiydi. Serinlik, reçine kokusu, kuş sesleri, kozalaklar…

Bazalto sırtını ağaca yaslamış dinlenirken biraz ötede insanların ortalık yere attığı çöpleri fark etti. Plastik şişeler, naylon torbalar, gofret ve çikolata  paketleri, teneke kutular, kırılmış cam şişeler, sigara izmaritleri etrafa dağılmıştı.

Bastonuyla işaret ederek yorgun bir sesle konuşmaya başladı.

“Depremle ilgili gördüklerimden sonra bir daha insanların arasına karışmak istemediğimi, onlardan kaçtığımı size anlatmıştım ya; şu manzaradan sonra onlara olan inancımı tamamen yitirdim. İnsanlar bu plastiklerin doğada çok uzun süre yok olmadığını bilmiyorlar mı? Hiç mi akıllanmadılar? İnsan çöpünü neden buraya atar ki? Hele ki şu cam kırıkları ve sigara izmaritleri öyle tehlikeli ki!” dedi Bazalto.

Hep birlikte yaşlı bilgenin gösterdiği yere doğru baktılar. Çöp yığınlarını görmüşlerdi ancak tam olarak ne demek istediğini anlamamışlardı. Bazalto onlara bildiği her şeyi anlattı.

Öğleden sonra sıcaklığın da artmasıyla hepsi birer ağaç bulup uyumaya başladı.

Çöplerin biraz ilerisinde, civarda dolaşan biri sigara izmaritini söndürmeden fırlatıp attı. İzmarit havada savrularak kuru otların üzerine düştü. Rüzgârla harlanan minik bir alev kuru çam iğnelerini tutuşturdu. Önce belli belirsiz bir duman yükseldi.

Dol çok terlemişti, sıcağı sevmiyordu. Zaten doğru dürüst uyuyamamıştı. Kalktı, tam birkaç adım atmıştı ki gri dumanla karışık kötü bir koku hissedince hızla etrafa göz attı. Duman ve koku çöplerin olduğu yerden geliyordu. Sonra alevleri fark etti.

“Hey arkadaşlar uyanın!” diye bağırdı.

Bazalto yerinde doğruldu. Alevleri görünce, “Eyvah yangın!” diye çığlık attı.

Ayışığı çok korkmuştu. Dol’un arkasına sığındı.

Kuv ilk kez şaka yapmadı: “Koşun!”

Hafif esen rüzgâr kuvvetlenmişti. Alevler kuru iğnelerden çalılara, çalılardan reçineli çamlara sıçradı. Dört arkadaş yuvarlanarak kaçmaya çalışıyordu.

Dol bir anda Ayışığı’nın elini tuttu ve Kuv’un peşinden koşmaya başladı. Arkadaşının yön bulma becerisine güveniyordu.

Bilge Bazalto rüzgârın yönünü algılamak için birkaç saniye bekledikten sonra onlara alçak ve kayalık bölgeye gitmelerini söyledi. Hızla yuvarlanmaya başladılar.  

Yuvarlanmanın şiddetiyle elleri ayrılmış, Ayışığı geride kalmıştı. Dol kendini durdurabilse geri dönecekti ancak yapamıyordu. İlk defa köşeleri olmadığı için kendine kızdı, hiçbir yere tutunamıyordu. Eskiden su onları sürüklerken, şimdi alevler sürüklüyordu.

Ancak bir tümseğe çarpınca durabildiler. Alevler uzakta kalmıştı ancak Ayışığı ortalarda yoktu.

“Kuv çekil üzerimden,” diyerek arkadaşına bağırdı Dol, “Ayışığı yok!”

Kuv “Dol, dönemeyiz!” diye bağırsa da sözünü dinletemedi.

Dol, hayatında ilk kez korkusuna rağmen geri döndü. Bazalto ve Kuv’un bağırmalarına aldırmadan alevlere doğru yürümeye devam etti. Sıcaklık dayanılmaz bir hâl almıştı, ancak ilerlemeyi sürdürdü. Nihayet ileride mavimsi beyaz bir parıltı gördü, onu bulmuştu. Ayışığı iki ağaç kökünün arasına sıkışmış çıkamıyordu.

Dol onu kurtarmak için yanına indi ancak kendi yüzeyi ateşin sıcaklığından çatlamaya başlamıştı.

Ayışığı “Git!” diye bağırsa da onu bırakmadı.

Dol gittikten sonra Kuv Bazalto’ya baktı.

“Bu tombiği yalnız bırakırsak ömür boyu başımıza kakar,” dedi.

“Tabii yaşarsak,” diye ekledi Bazalto.

Böylece Dol’un peşinden gittiler. Hep birlikte Ayışığı’nı sıkıştığı yerden çıkarıp Bazalto’nun işaret ettiği kayalıklara koştular. Bazalto’nun artık yürüyecek hâli kalmamıştı. Kayanın iç tarafına iyice gizlendiler. Uzun bir süre kimse konuşmadı.

Gece boyunca yangın söndürme ekiplerinin sesleri, motor sesleri, bağırışlar ve gökyüzünden geçen helikopterlerin uğultusu dinmedi.

Karanlığın içinde suyun alevlere çarptığını duyuyorlardı. Bir ara kayanın önünden korkuyla koşan bir tavşan geçti.

Ardından yalnızca ateşin sesi kaldı.

Sabah olduğunda dört arkadaş saklandıkları kayadan dışarı çıktıklarında karşılarındaki ormanın artık aynı orman olmadığını gördüler.

Yeşilin yerinde siyah gövdeler vardı.

Kuş sesleri yok olmuştu.

Bazalto’nun gözleri yaşardı. 

Rüzgâr esince yanmış dallardan, topraktan ve ağaçlardan ince gri bir kül tabakası yükseldi. Dol önce bunun sis olduğunu zannetti.

Bazalto, “Hayır çocuklar,” dedi.

“Bu, dün burada yaşayan canlıların tozu.”

Kül, Dol’un beyaz yüzüne, Kuv’un girintilerine, Ayışığı’nın parlak yüzeyine ve Bazalto’nun bıyıklarına konmuştu. Ancak hiçbiri üzerini silkelemedi.

Uzaktaki Antalya tabelasını hâlâ görüyorlardı. Deniz ise yalnızca yüz kilometre ötedeydi. Ayışığı, küle bulanmış yüzüyle Dol’un yanına yaklaştı. Tam o anda esen rüzgârla ormandan yükselen kül tozu dört taşı birkaç saniyeliğine görünmez hâle getirdi.

Dol gözlerini kapattı. Sakarya’nın sularını, depoyu, kırılan taşları, depremi ve şimdi de yanan ormanı düşünüyordu. Ayışığı’nın sesi tozun içinden yükseldi.

“Dol?”

“Buradayım.”

“Denize hâlâ gidecek miyiz?”

“Gideceğiz,” dedi Dol. Gözlerini açtı, bir süre yanmış ormana baktı.

“Ama önce burayı yeniden yeşil görmemiz gerekiyor,” dedi.

Ayışığı “Nasıl?” diye sordu.

“Bilmiyorum,” dedi Dol. Kuv lafa girdi:

“Harika! Yine plansızız!”

Bilge Bazalto bastonuna yaslandı.

“O zaman düşünmeye başlayalım.”

SON

Onlar gece gündüz fedakârca savaştılar.

Karadan ve havadan defalarca…

Sonra her şey bitti.

Söndürülen ormandan yükselen kül tozu üzerimi kapladı.

Ancak ben umursamadım.

Yok olan onca canlının nefesiydi o küller.

Ve küçücük bir rüzgârla belki de son kez benimle birlikte nefes almak istediler.

Orman yangınlarında kaybettiğimiz tüm canlıların anısına…

Bu öykü onlara ithaf edilmiştir.

Gamze İlkay Akalın
Gamze İlkay Akalın
İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü mezunudur. İlk ve orta öğrenimini Gemlik’te tamamlamıştır. Yazarlığa çocukluğundan itibaren büyük ilgi duymuştur. Orta okulda yerel bir gazetenin açtığı öykü-kompozisyon yarışmasında birincilik kazanmıştır. Mesleğin ilk yıllarında mimarlığın yanı sıra, iç mimari ve dekorasyon alanında da deneyim kazanmıştır. Tataristan-Kazan’da bir süre dizayn ofis mimarı olarak görev yaptıktan sonra, Azerbaycan’da üç büyük projenin mimari ofis şefliğini yapmak üzere İstanbul’a dönmüştür. Daha sonra Rusya’nın Sibirya bölgesinde inşaatlar yapan Türk-Rus ortaklı bir şirketin İstanbul merkez ofisinde Dizayn Ofis Müdür Yardımcısı olarak görev almıştır. Meslek hayatına aktif olarak devam etmekte olup, serbest çalışmakta ve İstanbul’da yaşamaktadır. Yazarlık mesleğinde sağlam adımlarla ilerlemek ve kitap yazmak en büyük hayalidir. Uygulamalı Yazarlık Eğitimi, Nordic Noir roman öykü atölyesi, Mitoloji Kulübü Yunan Mitolojisi eğitimleri almaktadır. Kitap kulübü üyesidir.

POPÜLER YAZILAR