Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

İkinci El Hayatlar

“Pazara gidelim mi?”

Esra’nın bu sorusuna şaşırdım. “Bugün mü?”

“Evet bugün tabii, Salı ya günlerden. Hadi, üşenme kalk. Seversin sen, kafamız dağılır biraz.”

Kafamız dağılır! “Zaten sorun dağınık kafam değil mi acaba?” diye içimden geçirdim.

Haksız da değildi, pazar gezmek benim için terapi gibiydi. Değişik değişik tezgâhlar, dolaşan insan kalabalığı, bağıran pazarcılar… El emeği yaptıkları boncukları satan kadınlar, kek, börek, sarma yapıp getirenler… Yiyecek pazarı tamam ama kıyafet kısmı ayrı bir eğlenceliydi.

Giyecek yığınını karıştırırsın, içinden bir parça bulursun. Hem beğenirsin hem çok ucuzdur. Tam eline alırsın, bir bakarsın ucu yanındaki kadının elindedir. Bakışırsınız. Biriniz bırakmak zorundadır.

Bırakırken gözlerin tezgâha geri döner.

“Hah! Bir parça daha…”

Alırsın eline.

“Tüh bedenim değilmiş.”

Seslenirsin.

“Ali, var mı bunun bedeni?”

“Az bekle abla, yeni çuval dökeceğim. Onda vardır.”

Ali ile gide gele tanış olduk. Arada beni görünce, “Abla, gel buradan bak,” der. Bu bile iyi geliyor bana.

Esra bilir bunları. Bana iyi gelecek diye götürmek istiyor. Bu ara keyfim yok. İşteki sıkıntılar, ailedeki hastalıklar, arkadaşlar derken üst üste dağıldım biraz. Biliyorum, o benden daha iyi biliyor beni.

Salı pazarının  yeni yerine gitmemiştim. Merdivenköy’de kapalı pazar yerindeydi artık. Öğlen olmamıştı daha geldiğimizde.

“Arkadan gidelim,” dedi Esra. “Daha önce geldim ben.”

Peşinden yürüdüm. Derenin kenarına, yolun başından pazara kadar uzanan uzun demir çitler koymuşlar. İki kişi ancak yürüyebiliyorsun. Yol boyunca çitlere takılmış renk renk kıyafetler, kaldırımın kenarında yere serilmiş sergiler vardı.

“Buradan mı başlıyor pazar, Esra?”

“Yok yok, bunlar ikinci el kıyafetler.”

Sağda askılara gömlekler, pantolonlar, bluzlar ve daha pek çok kıyafet asılmıştı. Altlarında ayakkabılar, çantalar sıralıydı. Solda ise yere örtüler serilmişti. Daha çok eşya vardı; kolyeler, demlikler, tabaklar, çanaklar, bardaklar…Kimi tek, kimi iki tane…Kimi bir takımın son parçaları, kimi eşinden ayrılmış yalnız bir eşya gibi duruyordu.

İkinci el pazarı…

İkinci el hayatlar…

Anılarla dolu sergiler.

Kim giymişti bu kırmızı gece elbisesini? Nişanında mı giymişti, mezuniyetinde mi? O elbisenin içinde ne hissetmişti? Neden şimdi buradaydı? Başında efkârlı efkârlı sigarasını içen kadının kendisine mi aitti elbise, annesinin miydi?

İhtiyaçtan mı satıyordu? Onda bir anısı var mıydı? Yoksa birisi mi bırakmıştı ona, anılar kendisinde mi kalmıştı?

“Haydi, amma kaldın orada!” Esra’nın sesiyle irkildim. Oradan gitmek istemedim. Onların hatıraları beni yakalamış, benimle konuşacakları varmış gibiydi. Tanık oldukları ilk hayatı bilmek istedim. Hangi evlerde kimlerle yaşamış, nasıl günlere eşlik etmişlerdi?

“Biraz bunlara bakayım, gelirim,” dedim ve soluma döndüm. İki güzel porselen fincan vardı. Yanında da çiçekli bir porselen çaydanlık… Kim bilir ne sofralara, ne sohbetlere eşlik etmişti? Kaç kez çay doldurulmuştu? Kaç kişi tutmuştu kulpunu?

Başındaki satıcıyla göz göze geldik. Tepesinde topuz yapılmış sarı saçları, insanı içine çeken derin mavi gözleri vardı. “Bakabilir miyim?” dedim. Kibar ve hoş bir sesle cevap verdi. “Tabii ki buyurun. Orijinal İngiliz porselenidir. Sadece bu iki fincan kaldı takımdan.” Takımın bozulmuş olmasının hüznüyle, sadece iki tanenin kalmış olmasının mutluluğunu aynı anda taşıyan bir cümleydi bu. 

Eğilip fincanlardan birini aldım. İncecik bir porselendi. Üzerindeki toz inceliğini, güzelliğini kapatamamıştı. Elimi üzerinde gezdirdim. Değdiği yerler parladı. Çiçeklerin renkleri canlandı âdeta. Sanki tozunu aldığımda anılar canlanacaktı. Nasıl bir evde, nasıl bir dolapta duruyordu? Bir vitrinin en güzel yerinde mi saklanmıştı, yoksa yıllarca açılmayan bir dolabın arkasında mı? Kaç kez çıkarılmıştı?

Biraz daha silersem, Alaaddin’in lambası gibi geçmişin kapısı açılacak ve içinden bir ev çıkacaktı. Bir sofra, çayın buharı, sohbet, kahkahalar… “Annemin çeyizinden,” dedi sarışın, derin mavi gözlü satıcı kadın. Hikâyeyi merak ettiğimi fark etmiş olmalı ki anlatmaya devam etti. “Babam İngiltere’de görev yaparken almış. Annem çok severdi, gözü gibi bakardı. Özel misafirlere çıkarırdı. Taşınmalar, değişiklikler derken kala kala bu ikisi kaldı.”

Tuttuğum fincana baktım. Üzerindeki tozdan geriye çok az şey kalmıştı. Üzerinde biriken tozun yalnızca toz olmadığını düşündüm o an. Bazen toz zamanın kendisiydi, yaşamın tanığı. Bazen de geriye iki fincanın kaldığı bir takımın sessiz hikâyesi…

Fincanı elimde tutarken içimde garip bir duygu oluştu. Ben pazara kafamı dağıtmaya gelmiştim.Oysa şimdi, başkalarının hayatlarının tozunu alıyordum. Belki de kendi hayatımın üzerine çöken tozu fark ediyordum. Esra’nın “kafamız dağılır” derken kastettiği bu muydu?

İnsanın kafasını dağıtması için düşüncelerinden kaçması, onların içinde boğulması gerekmiyordu. Bazen başka hayatlara dokunmak, kendi hayatının üzerine çöken tozu fark etmeye yetiyordu.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Hatice Güray
Hatice Güray
İş hayatının ardından yazmanın şifa veren halini deneyimledikçe hayatımda yeri arttı. Katıldığım ve katılmaya devam ettiğim atölyeler ile yazı yolculuğumda yol alıyorum. Kelimelerim kalemimden dökülürken, hayatın içinde saklı anların ve bırakılan izlerin peşinden giderek denemeler, hikayeler, öyküler yazıyorum. Hikayelerim dijital ortamda ve basılı dergilerde yer almaya başladı.

POPÜLER YAZILAR