Yirmi beş yıl dile kolay. Hiçbir şey koyduğun yerde durmuyor. Ya da neler duruyor? Meraktan mı, eksik hikâyelerden moral bulmak için mi buluşur insan bunca yıl sonra? Herkesin derdi belki de başka. Yatağın üstüne hazırladığı elbiseye şöyle bir göz attı. Ne tüm bakışları toplayacak kadar iddialı, ne de dudak bükülecek kadar vasat. Boyundan bağlı, omuzlar ve sırt açıkta. Grinin elli tonu olmasa da hâlâ cazibeli. Canı çok çekmiyor pek gitmeyi ama sosyalleşmek için zorlamalı biraz. Annesi de sürekli söyleniyor. İşten eve, evden işe, biraz çıksaymış, etrafına dikkatli baksaymış, evde tozlanıp kalacakmış. Anıları canlandırmak için insan lise arkadaşlarıyla buluşur değil mi ya, hatırlamak bile istemediği günleri yad etmek için değil. Baklavalı çorabın bile markalı olması gerektiği, yoksa kulübe dâhil olamadığın bir düzen. Özel hissedemediğin bir özel okuldu işte. Hepsi bu.
Annesi balkondan sesleniyor sigara içerken “Ne giyeceksin? Yalnız kadınlar mı geliyor?” Hâlâ sigara içtiğini ona göstermiyor. Saklamaktan değil elbet avuç içi kadar evde. Sigara içerken gözükmek istemiyor ona. Yakıştırmıyor kendine. İçeriden bağıracağına yanına gelse ya. “Güzel giyineceğim anne, merak etme.”
Topuklu mu giyse, elbise altı spor ayakkabıyla mı kombinlese? Yan bakışlar olur ama aykırı da durur. Topuklu olsun, neyse. Yıllar sonra neden akşam? Akşamüstü kahve içilse, ya da sabah kahvaltı? Grupta öyle hızlı ve çok yazışılmış ki görüp fikir söyleyene kadar karar verilmiş. Belki de hiç görmeyecekti bile, Bilge özelden yazıp “Sen de geliyorsun di mi, yoksa ben de gitmem valla.” Yazana kadar haberi bile olmadı. Bilge’yle niye koptular ki? Dargınlık olmadan, sessiz sedasız bir kopuş. Önce erteleme, sonra üşenme, sonra vazgeçme. Arkadaşlığın taraflarından biri çabalamazsa, süreç böyle.
“Çıkıyorum anne.”
“Anahtarını al, içersen taksiye bin.”
Kırk üç yaşında aynı evde yaşadığında büyümüş olduğun görülmüyor hiç. Söylenmeye de mecali yok artık. Şikâyet etmeye de. Tamam deyip geçiyor. Taksiye binecek, ama içmeyecek de. Tamamen zihninin açık olmasını istiyor. Gerektiğinde, gereken cevapları verebilmeli. Bilge’yle sessizce koptular, ya Melda? Şimdi nedenini bile hatırlamadığı bir sebeple kızdı, küstü, sosyal medyada adını vermeden paragraflar döşedi. Başkalarının önünde tek ayak üstünde dikilip cezaya kalmış gibi. Yazdıklarını okurken tüm vücudunun ısındığını hissetti, sonra da kalbinin soğuduğunu. Taksinin camına düşen birkaç damlaya baktı, yaz günü yağmur. Bu bir işaret mi, geri mi dönse…
Seda… Hiç sevgilisiz kalmadan liseyi bitirdi. Sınıfta da kalmadı, ilişki ağı sayesinde. Doğru sınavlarda, doğru kişilerin arkasında, sağında solunda oturmayı iyi bilirdi. Sınava doğru sıcaklaşan ilişkiler, sınav sonrası biraz rölantiye alınırdı. Son sene doğum günü partisine çağırmadı mesela. Duyulmayacak mı sandı, imkânsız. Bir dizide duyduğu bir laf geldi aklına. “Kırılgan bir porselenim, ama artık bu benim gücüm, lanetim değil.” Epey zaman aldı tabii, çokça kitap, sayısız terapi seansı.
Mekâna ne ilk gitmek istiyor ne de son. Tam ortalarda bir yerde. Sıkılıp vazgeçmek isteyecek kadar önce olmamalı, ezik durmamalı, ama ipin ucunu tamamen de kaçırmamalı. O yüzden şoför trafiğe girmemek için arka sokaklara sokmak isteyince “Gerek yok,” dedi. Bu “gerek yok” gerçek. Terapisti bir seans sonunda “gerek yok” sizin hayatınızın teması olmuş teşhisini koydu. Ne istediğinizi hep ötelemişsiniz, istediğiniz her şeye gerek yok demişsiniz. O günden beri dikkat ediyor. Gerek var mı, yok mu içine soruyor.
İçeri girdiğinde masa tam istediği gibi. Yarı dolu. Bilge gelmiş ve yanı boş. Daha ne olsun. Uzun masanın tamamını aşarak Bilge’nin yanına ulaşmak istiyor. Bir an önce. Önce dudakların tene değmediği yan öpücükler almak zorunda. Sonunda. Bilge onu kucaklıyor, onunki yan öpücük değil, çünkü ruju yok dudağında. Duvarı da. Bilge’nin iltifatlarını alırken, çaktırmadan etrafını kesiyor. “Yaptığın işleri görüyorum, harikasın. Ne harika bir müze olmuş. Hem çağdaş hem oturaklı. Çok özledim seni.”
Öbür tarafında Zeynep, lafa girmek için fırsat kolluyor. “Sıla, ne güzelsin, hiç değişmemişsin. Evlenmemek mi yaramış ne?” Ayarı bozuk bir kahkaha.
Fısıldıyor kulağına. “Seda’yı gördün mü? Boşanmış yine. Sorsan ondan mutlusu yok. Yeni limanlara yelken açacakmış ama geçenlerde Yelda’yla buluşmuşlar, bütün gece ağlamış, bıkmış yalnızlıktan. Niye saklıyor ki?”
Masanın karşısından atılan laf böldü cümleyi.
“Merhaba Sıla, sen neler yapıyorsun? Yalnızlık zor mu? … ama gezip tozuyorsundur bol bol. Oh oh. Çocuk sahibi olmamak içinde kaldı mı peki?”
“Yalnız değilim Gözde. Annem var, arkadaşlarım, sonra….”
“Ay tabii de, annelik bambaşka bir şey di mi ya?”
Zeynep sessizce kulağına eğildi, Gözde başını yanına çevirince.
“Ona bakma. Sen gelmeden az önce ikinciden sonra girdiği bunalımı anlatıyordu. Kocası işi bıraktırdı bi de. Sen bak çocuklara artık diye. Tam terfi alacaktı. Yazık oldu.”
Zeynep’ten biraz nefes almak için Bilge’ye döndü. Onun da bilgi akışından başı dönmüş gibiydi. Tenis maçı izler gibi, takip etmeye çalışıyordu masayı.
“Sen nasılsın Bilge? Uzundur haber almadım senden?”
“Ne olsun, önce anneme baktım. Sonra babama. Geldi geçti yıllar. Nevzat’la çocuk çok istedik, kolayca olmadı, çabalamaya, tedavilere de gücümüz kalmadı.” Zorlandığı birçok olayı bende de anlatacak bir şey yok kıvamında, bir cümlede özetledi. Yine de gözleri gülüyordu.
Nehir, bir kadehe vurdu bıçağıyla.
“Eveet kızlar hepimiz toplandık sonunda. Nasıl mutlu oldum sizi gördüğüme anlatamam.” Kaşlarının ortası asla çatılmıyor, hiçbir mimik algılanmıyor. Gözleri tanıdık, ama yaptırdığı şeyler nedeniyle bambaşka biri olmuş.
“Niye görüşmedik ki bunca zaman. Geçen ay, Seda’ya yazdım hadi kızlarla bir buluşma ayarlayalım diye, o da sağ olsun mekân bulma, yazışma çizişme hâlletti hepsini. Bilmiyorsunuz tabii, Vedat politikaya atılıyor. Çok işimiz var şu sıra. Bu araya sizi sokmak çok iyi geldi. Artık oylarınızı ve desteğinizi bekleriz.” Şuh bir kahkaha.
Telefon tam zamanında çaldı. “Nasıl gidiyor diye aradım, güzel mi keyifler?”
“Aaaa anne, tamam hemen geliyorum. Şimdi çıkıyorum. Hay Allah.”
“Kusura bakmayın kızlar, benim eve dönmem gerekti hemen.” Anlamıştır annesi, böyle zamanlarda alıştı çaktırmadan bahane olmaya.
Derin bir nefes aldığı takside, sıkan ayakkabısını ve yatağın üzerine gelmeden önce fırlattığı yıllığı düşündü. Son kullanma tarihi geçen her şeye ne yapıyorsa onu yapmalı.
“Atayım gitsin. Gerek yok.”



