Bu kış çok üşüdüm Nevzat. Sen beni yine sarıp sarmalayamadın diye mi yoksa yaşlılığıma bir adım daha yaklaştım diye mi, bilemiyorum. Beş yıldır, hiç yıkamadığım bordo hırkanla gezdim hep evin içinde. Yalnızlığıma ve vücut sıcaklığıma bir nebze olsun iyi geldi.
Kedi yine kaçtı. Nedir bundaki baba olma hevesi, bilmiyorum. Bu dünyaya tohum ekmek, köklenmek, aşksız meyveler almak! Bazen ona Nevzat diye seslenirken buluyorum kendimi. Acıyarak bakıyor böyle zamanlarda bana, iyice kafayı yedi bu kadın diye düşündüğüne kalıbımı basarım.
Yalnızlık değil de sensizlik zor be canım. Şarkılar, filmler, eşyalar eskiyor, ruhunu kaybediyor, önceki tatlarını vermiyor hiçbiri. Belki de hep anlamsız ve sası idi. Seninle anlamlanıp renklendi. Gittiğinden beri öylesine şeyler hepsi…
İlaçlarımı düzenli almalıymışım. Öyle diyor doktor. Her ay, meraklı diye bir türlü ısınamadığın kız kardeşim kolumdan tutup zorla götürüyor beni o gudubet kadına. Yas evrelerinin çoktan bitmesi gerekirmiş, intihar düşüncesinden uzaklaşmam, hayata yeniden bağlanmam benim için çok iyi olurmuş. Bu şekilde devam edersem beni kliniğe yatırıp gözetim altında tutarmış… Hep derdin ya akıllı kadınsın, şipşak çözüm buluyorsun diye. İki ay iyi, bir ay kötü yansıtıyorum ruh hâlimi. Böyle dalgalanmalar normal deyip geçiyor o da ama hep aynı tembih; ilaçlarımı aksatmamalıymışım. Söz verdiriyor kız kardeşim de eve bırakıp çıkmadan önce. Yeminden başım mı ağrıyacak? Her gün ilaçların üstüne sifon çekip rahatlıyorum ben de. Öyle bir ferahlama ki girdapla giderken; kendim içsem o kadar faydası olmaz. İsraf da demiyorum; onca yıl devlete hizmet edip de kuş gibi maaşın yanında ilaçları karşıladığı için devlete karşı vicdan azabı çekemeyeceğim. Benim derdim bana yetiyor zaten. Kusura bakma dert derken öyle demek istemedim, sen dertsen eğer her günüm dertten cehenneme dönsün, kabulüm.
Beş yıl bitti, bir mevlüt okutmadın evde diyor kız kardeşin. Örümcekten görümce, adından belli; görmeyeydim ömrümce gam yemezdim bence! Kokana arkadaşlarını toplayıp gelecek, yalandan iki gözyaşı dökecek, homonim gırtlak yiyip gidecek haspam. İki çocuk giydirir sevap işlerim ruhuna, bin kat iyi. Pis cadı!
Her bahar niyetleniyorum yazlığa. Ama cesaret edip de gidemedim sensiz. Sabaha kadar şamata yapıp okeye dönen arkadaşlarını kaldıramaz yüreğim. Zaten güneş de dokunuyor beyaz tenime biliyorsun. Satıp yazlığı, bir kuruma bağışlamak en iyisi belki de.
Her akşam aynı menü biliyor musun? Karnıyarık, pirinç pilavı ve cacık. Seninle neşe ve iştahla yediğimiz son akşam yemeği. Her gün taze yapıyorum ama bir porsiyon bana bir porsiyon ziyana… Sevmem beklemiş yemeği, bilirsin.
Gittiğinden beri bir anlam arayışındayım. Modern çağın çilesiymiş bu. Ama ben zaten hiç ayak uyduramadım zamana. Benim çilem seni toprağa verdiğim gün başladı. Modern mi gerici mi bilmem, irdelemem. Çiçeklerin kokusu, rüzgârın uğultusu, gökyüzünün rengi, gecenin ayazı, zamanın anlamı değişti hep yokluğunda.
Çocuktuk be Nevzat. Sen de dokuz, ben diyeyim on… Mahallede saklambaç oynarken tutuldum ben sana. Daha o yaşta! İnanmadı hiç kimse tabii bu anlattığımıza. Ama kalbimizde kelebeklerin kanat çırpışında, aklımızın hep birbirimizde oluşunda uzlaşmıştık daha o yaşta. Üstünden akıp giden onca yıldan sonra birbirimizi buluşumuz, sobe deyişimiz değildi boşuna…
Annemden kalan gelinliği, senin memuriyetinde yıllarca giyeceğin lacivert takıma ulayıp bir öğlen vakti evet dedik nikâh memuruna.
Çocuğumuz olsun istedik bir vakit ama o da kısmette yokmuş. Kediye sarıldık işte. Senden sonra onun da eski tadı yok inan ki. Gözü hep kapı dışında.
Seni ne çok izlerdim mahalle maçlarında hatırlar mısın? Kaleci olmak istemezdin hiç. Selvi gibi boyuna, yeşil gözlerine, kumral saçlarına hastaydı mahalledeki kızlar. Sen hep bana göz kırpardın, nasıl da heyecanlanırdım. Kaç geceyi sabaha kavuşturdum sessizce ama derin o iletişimle.
Bir yaz gecesiydi, Eylül’e ramak kalmıştı. Yazlığı bir iyi temizleyip kilitledik kapısını. Nisan, bilemedin Mayıs’ta geliriz sonbahara kadar diye. Bahçedeki naneleri toplamadan çıktık, kedimizin arkadaşına bir kap mama ile su bıraktık hani. Sen çok yorgunsun diye kullanmak istemedin arabayı. İçinde her şey olup da hiçbirinin işe yaramadığı o kocaman çantamdan gözlüğümü bulup oturmuştum direksiyon başına. Eve nereden baksan üç saat kalmıştı. Boncuk gibi terler birikti alnında, eski pamuk tişörtününün yakasını çekiştirince nefes alacağını düşündün hani. Dörtlüleri yakıp da sağa çektim ne olduğunu anlamak için önce, sonra son gücümle bastım ya gaza. En yakın hastaneye yetiştirebilmek için seni. Tam acilin kapısına geldiğimizde ismini haykırıyordum da sen ses etmiyordun, hatırla. Kaç dakika sürdü kalp masajı, kaç joule verdiler o melek kalbine bilmiyorum. Genç iki asistan ile esmer tecrübeli kadın doktor verdi o kötü haberi bana. Başınız sağ olsun, deyip yürüdüler sessizce. İnlettim koridorları, nefesim kesildi. Öleyim istedim hemen ardından ama beceremedim. Ne yapacaktım sensiz zaten, ne anlamı vardı bundan sonraki yaşamın? Üzerine çektikleri beyaz örtüyü sıyırıp gösterdiler o güzel yüzünü. Çok bira içtiğinde veya güneşte uzun kaldığında ya da bahçeye sardunyalar ekip de yorulduğunda şekerleme yapardın ya hani. İşte ne bir eksik ne bir fazla; aynı öyle!
Öptüm gözlerini. Gözümden öpme n’olur dedin onca sene, dinlemedim. Veda demekmiş ama ben öğrenemedim. Şimdi yerini buldu işte. Güle güle sevgilim dedim. Onca yılı da doldurup cebime, çıktım hastanenin bahçesine. Her ânı öyle zor öyle çekilmezdi ki sana vedanın. Hâlâ bitmedi inanır mısın? Beş yıl oldu, çoğu insan adını unuttu ama ben hâlâ sıcacık göz kapaklarındayım dudaklarımla.
Her günüm azap, her ânım işkence. Benden önce sakın ölme derdin bana. Dayanamam, katlanamam, biterim derdin, hep sözler verdirirdin. İçimden acını göstermesin tanrı diye dua eder; dilimle söz derdim. Beş yılın her saniyesinde anladım ne demek istediğini.
Bazen yüzünü unutuyorum ve nefret ediyorum kendimden. Kokuna alışıyor belki burnum hırka üzerimdeyken. Canım hiç istemiyor kimi zaman akşam yemeğini; ihanet sayıyorum, kendimi zorluyorum. Her bahar sardunyalar dikiyorum toprağına ve balkona; en çok da kırmızı.
Yarın doktor kontrolü var. İlaç şişesini klozete dökmeyi unutmuşum bu ay. Saydım tam otuz tane! Dizdim yan yana sehpanın üzerine.
Her öğlen olduğu gibi bugün de bir Türk kahvesi yapıyorum kendime tam da senin sevdiğin gibi bol şekerli. Âdetim değil ama yanına da koca bir bardak su aldım, lazım olacak belli ki.
Pencereleri açıyorum sonuna kadar. Sokakta top oynayan çocuklara dalıp gidiyorum, seslerinde kayboluyorum. Kısa şortu ve tozlu ayakkabısıyla bir Nevzat sesi duyuyorum onları izlerken… Hemen karşısına geçip, onu yenmeye niyet ediyorum. Bir avuç ilacı ağzıma atıp üzerine soğuk suyu içiyorum. Sonra topun bende olması için adımlarımı sıralıyorum.
Aldım, verdim, ben seni yendim….



