Fidan Hanım evin içinde eniğini yitirmiş kedi gibi dört dönüyordu. Bir önceki gün en sevdiği yer olan mutfakla arasına mesafe koyması gerektiğini öğrenmişti. Altmış yıllık ömründe hiç perhiz yapmamıştı. O bir dönemlerin meşhur Dukan, Akdeniz diyetlerine bile yanaşmamıştı. “Ah ben bu hâllere düşecek kadın mıydım?” diye iç çekti. Dikkati yerçekimine yenik düşen kalçalarına kaydı. Löp löp yağ bağlamış, ileriye adım atmasını zorluyorlardı. “Aman bizim ailede genetiktir geniş kalçalar, valla hiç ağzıma attığın lokmaların günahı yok,” diye düşündü. Lokma demişken, şöyle kızgın bol yağlı tencereye kaşık kaşık attığı hamur kızartmaları da ne lezzetli olurdu. O anda burun deliklerine yağ ile buluşan hamurun enfes kokusu doldu. Altın sarısı kıvamına varınca hemen yağın içinde yüzen topakları alırdı. Ama doktoru ne demişti? “Fidan Hanım, katiyen üç beyaza yaklaşmayacaksınız.” Haklıydı. Son yapılan tahlillerde kolesterol, şeker değerleri arşa merdiven dayamış, süratle basamakları tırmanıyordu. Oysa üç beyazla arası o güne kadar daima iyi olmuştu. O kadar iyiydi ki! Hani bir adaya düşsen yanına alacağın üç şey ne olur deseler? Tereddütsüz üçünü de beraberinde götürürdü. Hayat arkadaşı Mahmut Bey mi? Hiç onu adalara kadar götürüp bir de ona hizmet etmek zorunda kalmazdı.
“Başımı döndürdün be kadın,” diye serzenişte bulundu Mahmut Bey. “Odanın içini adımlamak spor sayılmaz.”
Fidan Hanım sert bir bakış fırlattı kocasına. Dışarıda yoğun kar yağışı vardı. Apartmanlarının bulunduğu ara sokağa iki günde bir kar küreme araçları geliyordu. Son üç gündür gelen giden olmamıştı. Bu karda kıyamette uzmanların dışarıya çıkmayın uyarılarını kulak arkası edip yürüyüşe mi çıksaydı? Hem ayağı kayıp düşerse maazallah bir yerini kırarsa ne olacaktı? En iyi spor bu havada evde yapılandı. Bu adam da evlendikleri günden bu yana başladığı her işte hevesini kursağında bırakırdı. Kursak mı? Evet, sabahtan beri kursağından kibrit büyüklüğünde beyaz peynir, dört zeytin, bir dilim karabuğday ekmeği, yağsız tuzsuz bol yeşillik, şekersiz çay geçmişti. Mahmut Bey sabah sahanda sucuklu yumurtalara beyaz ekmeği iştahla bandırmış, tavayı kalaylamıştı. Hayır, Allah’a isyan etmiyordu fakat genlerine isyan bayrağını dikmişti. Çünkü kocası ondan daha az yemek yemezdi ve incecikti. “Ah ahhh!” diye haykırdı Fidan Hanım. “Ne oldu niye efkârlandın?” dedi elindeki televizyon kumandasının pillerini değiştirirken Mahmut Bey. “Tam kahve vakti. Orta şekerli lütfen.”
Fidan Hanım ayaklarıyla zemini süpürür gibi mutfağa yöneldi. “Sanki otuz beş yıldır kahveni nasıl içtiğini bilmiyoruz. Hayır, özellikle beni sinirlendiriyor,” diye mırıldandı. O da bol köpüklü orta şekerliyi pek severdi. Bugün artık sade olacaktı onun kahvesi. Makinenin bir haznesine bir ölçek kahveyi, diğer haznesine ise bir ölçek kahvenin yanına iki kesme şekeri koydu. Tezgâha kollarını dayadı. Uzaklara daldı. Kahve makinesinin sesiyle kendine geldi. Birazdan tepsiye yerleştirdiği kahve fincanlarıyla salonda belirdi. “Ellerine sağlık,” dedi kocası. Kendisine en yakın olan fincana uzandı. Mahmut Bey, kahvesinden keyifli koca bir yudum aldı. Fidan Hanım her gün iştahla içtiği kahveyi elinde evirdi çevirdi. İlk yudumu ağzında büyüdü. O gün Guinness rekorlar kitabına en yavaş kahve içen insan olarak adını yazdırabilirdi. Kapı zilinin sesiyle oturduğu koltuktan güçlükle kalktı, yavaş adımlarla ilerledi.
“Günaydın abla. Sizin aleti getirdim,” dedi Kapıcı Niyazi. Mavi naylon poşetlerle iki kat sarılı bisikleti kapı eşiğine bıraktı. Fidan Hanım dün akşam Niyazi’yi aramıştı. Bir zamanlar kızları Begüm almıştı bu spor aletini… Bir ay ev halkı ilk heves kullanmış, sonra fazlalık eşyalarla birlikte apartman sakinleri için ayrılan depoya kaldırılmıştı. Fidan Hanım dönülmez, sarp, sonu bilinmeyen bir yola girmişti. Doktorun spor tavsiyelerine de uyacaktı.
“Kim geldi?” diye oturduğu yerden doğruldu Mahmut Bey. “Bu karda kışta?”
“Bizim Niyazi,” diye yanıtladı kocasını.
“Abla başka bir ihtiyaç yoksa ben gideyim.”
“Sağ ol. Dur bekle.”
O sırada Fidan Hanım tekrar mutfağa geçti. Doktor perhiz vermeden önce yaptığı havuçlu kek ve kıymalı tepsi böreğini tabaklara yerleştirdi.
“Afiyetle yiyin inşallah,” dedi. Elindeki tabağı kapıcıya uzattı.
Niyazi mutlulukla ıslık çalarak merdivenlerden aşağıya doğru indi.
Fidan Hanım koridordaki bisiklete bakıyordu. Sağını solunu yokladı. Tek başına taşıması imkânsız görünüyordu. Mahmut Bey’e seslendi.
“Bu da nereden çıktı şimdi?” diye söylendi Mahmut Bey. “Eski köye yeni adetler.”
Fidan Hanım’ın tek kaşı kalkmıştı. “Şekeri düştü kadının, asabileşti. Ah doktor, vah doktor yaktın beni,” diye zihninden geçirdi Mahmut Bey. Poşeti alttan kavradığı gibi kaldırdı, koridorun sonundaki odaya sıkıntıyla taşıdı.
“Şuraya koy,” dedi ve kocasına talimatlar verdi Fidan Hanım. “Pencereye yakın olsun.”
Giyinme odasındaki camın karşısında çok geçmeden yerini aldı spor aleti. Öyle güzel poşetlemişti ki! Güçlükle naylonları üzerinden söküp aldı. Karşısındaki ince tülleri iki yana açtı. Nemli bezle bisikleti ovduktan sonra üstüne kuruldu. Evde boş oturdukça ayakları malum yere (mutfağa) gidiyordu. Hem bedeni yoruldukça zihni başka yerlere kayacak, böylelikle açlığı da düşünmeyecekti. Sabah kadın programlarına çıkan işinin ehli hekimler tam olarak böyle söylemişti. Pedalları yavaş yavaş çevirmeye başladı. Sokağı izleyecekti. Karşılıklı dizilen dört katlı apartmanların çatılarındaki beyaz tabaka ona pastacı kremasını anımsattı. Ne zaman yaş pasta yapsa parmaklarıyla kapta son kalanları keyifle sıyırırdı. Ama o, çikolatalı pastayı tercih ederdi, bol fıstıklı… Yol kenarında seyrek ağaçlara odaklandı. Esen rüzgârla birlikte dallar sallandı. Üzerlerindeki karlar yere doğru serpişti. Tıpkı un kurabiyesine üstüne döktüğü pudra şekerleri gibiydi. Bacakları belli bir ritimle hareket ediyordu. Gökyüzünde gezindi bu kez gözleri. Aa şu geçen bulut aynı pamuk şekere benzemiyor muydu? Puf böreği şeklindeki onun önüne hızla geçti. Fidan Hanım ayaklarını makinadan çekti. “Valla her söylenene de inanmamak gerekiyor,” dedi. Artık midesi iyice kıyılmış, karnı fena halde acıkmıştı. Temiz hava almak için pencereyi araladı. Pencere pervazında biriken karlara heyecanla dokundu. Çocukluğunu anımsadı. Eskiden annesi ne güzel karları pekmezle veya balla karar, onlara yedirirdi. Karın serinliğine şekerin baygın tadı karışır, damaklarında hoş, ferah bir his bırakırdı. Gözlerini kapattı ve avucundaki karı ağzına götürdü. Fidan Hanım yüzünü ekşitti ve aniden tükürdü. Tüm sokağı esir alan kara hiddetle baktı. “Sen bile üç beyazdan biri olmadan güzel değilsin,” diye söylendi. Kapı aralığından Mahmut Bey kafasını kertenkele gibi uzatmış onu seyrediyordu. Kendisini fark eden karısına hınzırca güldü. “Haydi, bir kap getireyim de bana kar pekmezi yap,” dedi.



