Üç Mayıs Pazar sabahı saat altı kırk beşte evden çıktım. Sıradan bir gündü. Nişantaşı sokakları benim gibi siyah giyinmiş, sırt çantalı ve postallı liseliler dışında boştu. O sıralar tek keyfim müzik dinleyerek yürümekti. Ben de yolu uzatabildiğim kadar uzattım. Kulaklığımı taktım ve mırıldanarak ilerledim. Bu yüzden birkaç şarkı sonra karşıma çıktığında, benden duyduğu ilk şey “Oh please God, help me!” olmuştu.
“Pardon, bir şey mi dedin?” dedi gülümseyerek. Kırmızı bir hırkası ve beyaz spor ayakkabıları vardı. Test kitaplarını elinde taşıyordu. Kulaklığımı çıkardım -onda yoktu- “Yo, yok, şarkı söylüyordum,” dedim hızlıca. Bakışlarımı kaçırdım ve sessizce yoluma devam ettim. Arkamdan koştu.
“Dur, bekle. Seni görmüştüm. Aynı kurstayız.”
“Öyle mi?” diyerek tekrar bakışlarımı üzerinde gezdirdim. Onu daha önce görmediğime emindim. Değişik bir tipti, görsem hatırlardım. Gamzeleri vardı mesela, uzanıp dokunmak istedim. Bunu yapmak yerine “Hangi sınıftasın?” diye sordum. “A şubesi,” dedi. Biliyordum o sınıfı. Biz ona Burslular Koğuşu derdik. Dershane sahibinin hayırseverliğini boşa çıkarmamak için teneffüste bile test çözerlerdi. Hepsinin yağlı saçlı, sivilceli ve gözlüklü olduğunu sanırdım. Yanılmışım. Gözleri kocaman, saçları kısacıktı. Benim üç kat maskara sürsem bile ulaşamayacağım kirpikleri vardı.
Başımı öne eğdim, adımlarımı daha da hızlandırdım.
“Yavaş ol biraz, ilk derse daha çok var. Kahvaltı yaptın mı?”
“Hayır, kahve içtim.”
“Gel, çorbacıya gidelim önce,” diyerek kolumdan tuttu beni. Pangaltıya doğru çekti. Hayatımda kahvaltıda çorba içmemiştim. Aç bile değildim ama itiraz etmeden yanında yürüdüm. Küçük bir çay ocağının önünden geçtik. Kaldırıma konmuş taburelerde oturan sarı çizmeler giymiş tulumlu üç adam kır pidesi yiyorlardı. Bir tanesi bana baştan aşağı öyle bir baktı ki ürperdim. Ellerimle kollarımı tuttum, göğüslerimi örttüm.
“Üşüyor musun?” diyerek kırmızı hırkasını çıkardı ve “Al bunu giy,” dedi.
Normal şartlarda olsa asla üşüdüğümü kabul etmezdim, ne bileyim üşümemek bir tür erdemdi benim için. Ama onun hırkasını giymeyi çok istedim. Yumuşaktı. “Annem ördü,” dedi. İçine gömüldüm.
Kapısında minik bir çan olan çorbacıya girdik. Arkada boş bir masa bulup oturduk.
“Mercimek sever misin?” dedi. Sevip sevmediğime emin değildim, evde çorba yemezdim. Masada ekmek sepeti vardı. Bir dilim aldım. Sıcaktı. Küçük bir parça koparıp dilimin üstünde erimesini bekledim. Hiç konuşmadan çorbalarımızı bitirdik. Bir dilim ekmekle tabağının dibini sıyırdı. Sonra upuzun kirpiklerini kırpıştırarak “Doydun mu?” dedi.
Ona baktım, gülümsedi. Güldüğünde gamzeleri daha da derinleşiyordu. Uzanıp öpmek istedim.
“Bugün dershaneyi asalım mı?” dedim.
“Tamam, asalım,” dedi.
Yan yana yürüdük. Taksime kadar durmadık. Bir Mayıs’tan kalma pankartlar çöp varillerinin kenarına süpürülmüştü. Pasajlar açılana kadar meydanda gezindik. Kulaklığımın tekini onun kulağına taktım. Yüzünü buruşturdu. “Çok gürültülü değil mi?” dedi. Çizgi romanları severmiş. Sahafları dolaştık. Hepsine tek tek baktı. Hiçbirini almadı. Omuzlarını silkti. “Okumaya vaktim yok zaten, sınava az kaldı,” dedi.
***
Üç Mayıs bugün, Çarşamba günü. Sabah erkenden aynı çorbacıya gittik. Bu senenin üç Mayıs’ında çizgi roman aldım ona. Öyle bir gülümsedi ki, yine gamzelerine düşesim geldi. Upuzun kirpiklerini kırpıştırarak “Alamamıştım o gün, hatırlıyor musun? Hiç param kalmamıştı cebimde,” dedi. Ekmeğimden biraz kopardım ve tabağımın dibini sıyırdım. Otuz sene önce hayatımı değiştiren kelimeleri söyledim…
“Bugün işi asalım mı?”



