Bir varmış, bir yokmuş. Uzak ülkelerin birinde, dört mevsim durmadan akan rengârenk bir nehir varmış. Bu nehir öyle coşkulu akarmış ki suları şarkılar söyler, taşları dans eder, köpükleri gökyüzüne kadar sıçrarmış. Nehirdeki herkes akıntıya kapılır, birbirine karışır, gülüp eğlenirmiş.
Ama nehrin en dibinde küçük bir parça yaşarmış. Bu küçük parça ne diğer taşlara benzer ne de onlar gibi akıntıya kapılabilirmiş. Ne zaman yukarı çıkıp o renkli kalabalığın arasına karışmak istese, görünmez bir el onu yeniden dibe çekermiş. Yukarıdaki suların kahkahaları ona kadar ulaşırmış ama kendisi bir türlü onların arasına katılamazmış. Kendini bildi bileli orada, o büyük neşenin hemen kıyısında ama hep biraz uzağında yaşarmış.
Günler geçmiş, mevsimler değişmiş. Nehir, sürükleyip getirdiği ne kadar eski yaprak, kırık dal ve ağır yük varsa hepsini bu küçük parçanın üzerine bırakmaya başlamış. Her geçen gün biraz daha örtülmüş, biraz daha görünmez olmuş.
Bazen yukarıdaki suların neşesine bakar, onların arasında olmayı dilermiş. Ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın, akıntı onu yeniden dibe sürüklermiş. Zamanla dileklerini de sessizliğini de nehrin dibine gömmüş.
Bir süre sonra kendini unutmaya başlamış. “Demek benim yerim burası,” dermiş içinden. “Demek herkes ışığın altında akarken ben dipte bekleyeceğim.” Böyle düşünerek uzun yıllar sessizce durmuş. İçindeki hüzün günbegün büyümüş. Bir süre sonra ne kadar çabalarsa çabalasın, o ışıl ışıl damlalar kadar parlayamayacağını sanmaya başlamış.
Yıllar böyle geçerken küçük parça, nehrin kendisini çoktan unuttuğunu sanmış. Oysa nehir, farkında olmadan en değerli armağanlarını onun yanında biriktiriyormuş.
Derken günün birinde büyük bir kuraklık gelmiş ülkeye. Yağmurlar yağmamış, rüzgârlar susmuş. Gürül gürül akan nehir günbegün küçülmüş. Şarkı söyleyen sular çekilmiş, köpükler kaybolmuş. Bir zamanlar ışıl ışıl akan yatağın yerinde çatlaklarla dolu kuru bir toprak kalmış.
İşte o an yıllardır dipte saklanan şey ortaya çıkmış. Ama görenler gözlerine inanamamış. Çünkü ortaya çıkan şey çamur değilmiş; çirkin hiç değilmiş. Aksine, nehrin yıllar boyunca taşıdığı bütün gücü, bütün bereketi içinde saklayan zengin bir toprakmış. Güneş vurdukça parıldayan, yağmur kokusunu andıran derin ve verimli bir toprak…
Kuruyan otlar köklerini ona uzatmış, solan çiçekler onunla yeniden can bulmuş. Kuşlar gelip üzerine konmuş, yeni filizler onun bağrından yükselmiş.
O vakit küçük parça bir şeyi anlamış. Yıllarca dipte kalması boşuna değilmiş. Nehir akıp giderken o, nehrin özünü saklamış. Başkalarının bıraktığı yükler altında ezildiğini sanırken, içinde yeni bir hayat büyütmüş. O günden sonra kimse ona, “Tortu,” dememiş. Herkes ona, “Bereket toprağı,” demiş.
Gökten üç elma düşmüş. Biri bu masalı anlatana, Biri kendini nehrin dibinde kalmış sananlara. Biri de kendi bereketiyle başkalarına can verenlere.



