bizi bir kitabın sayfaları arasında kurutuyor zaman…
Gözlerimi açıyorum. Nerede olduğumu anlayabilmek için önce tavandaki o eski lekeyi arıyorum. Bulur bulmaz da sessiz ve derin bir nefes alıyorum. Leke yerinde, demek ki evdeyim… Pencereden sızan gün ışığı parkenin üzerine uzun ve solgun çizgiler düşürüyor. Işığın içinde ağır ağır dans eden toz taneleri var. Eskiden olsa bu saatte kahve kokusu sarardı evi, günün başladığını öyle anlardım. Şimdi… Şimdi sanki suyun altında kalmış gibiyim, günü başlatmak daha da zor geliyor.
Mutfak tezgahının önüne geldiğimde ellerim bir anlığına duraksıyor. Çaydanlık elimde ama ocağın altını neden yaktığımı hatırlamam birkaç dakikamı alıyor. Su mu kaynatacaktım, çayı demlemiş miydim? Bazen bu küçük boşlukların içine dakikalar düşüyor, bazen de saatler. Kendi kendime “Yorgunluk bu, geçer,” diye mırıldanıyorum. Ama içimdeki o minik huzursuzluk her gün daha da büyüyor sanki. Bir gün, sadece o huzursuzluktan ibaret olacakmışım gibi geliyor. Dün salondaki pencereden dışarı bakarken sokaktan geçen komşunun adını bulmaya çalıştım. Yüzü tanıdık, sesi kulaklarımda, ama o dört harfli isim… Bir türlü dilimin ucuna gelmiyor. Sanki biri kelimenin üzerinden parmağıyla silgi gibi geçmiş de geriye sadece sisli bir beyazlık kalmış gibi.
Zaman artık düz bir çizgi değil. Kendi üzerine kıvrılan, nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan bulanık bir nehre dönüşüyor gün geçtikçe. Bazen sabahı akşam sanıyorum. Bazen kahvaltı ettiğime emin oluyorum ama hiç bulaşık olmuyor, dolapta da bir şey eksilmemiş… Koridorda yürürken hangi odaya gitmek için yola çıktığımı unuttuğum anlar çoğalmaya başladı. Kapının eşiğinde öylece kalakalıyorum. Neden gelmiştim buraya? Bir şey almaya mı, yoksa çoktan kaybettiğim bir çocukluk hatırasını bulmaya mı?
Komodinin çekmecesini açıyorum, parmaklarım yeşil kadife deftere değiyor. Yaprakları parmaklarımın arasında eriyip gidecekmiş gibi narin, sararmış, kelimelerin üzerine belli belirsiz bir toz çökmüş. Belki yıllardır oradaydı, belki de ben bugün fark ettim. Kapağını açınca toz tabakası havalanıyor. “Bugün bahçedeki erik ağacı ilk çiçeklerini açtı, pembe beyaz bir gelin gibi,” yazmışım. Hangi bahçe, hangi erik ağacı? Zihnimi zorluyorum, bir zamanlar o ağacın altında durmuş olmalıyım. Ama şimdi pembe rengin kendisi bile zihnimde sararıp dağılıyor. Bu satırları yazan kadın benim ama o bile bana yabancı artık. Hatırlamaya çalıştıkça beynimin içinde kuru yaprakların hışırtısına benzer fısıltılı bir ses yankılanıyor.
Günler de birbirine eklenmiyor artık, birbirinin üstüne yığılıyor. Çocuklarımın eve her gelişi bana aslında ne kadar uzaklaştığımı gösteren bir ayna gibi. Her geldiklerinde ev biraz daha değişiyor. Oğlum sessizce ocağın düğmelerini kontrol ediyor, bıçakların yerini değiştiriyor, kapının anahtarını benden habersiz başka bir çekmeceye koyuyor. Gözlerindeki endişeyi saklamaya çalışıyor ama ben yine de görüyorum. Bir şeyler ters biliyorum ama adını koyamıyorum bir türlü. Eskiden geldiklerinde sofrayı ben hazırlardım. Şimdi ben masaya otururken onlar gözlerimin içine bakıyor. Hayat kimseye haber vermeden rollerimizi mi değiştirdi yoksa? İyiyim demek istiyorum, sadece biraz… biraz yorgun zihnim.
Geçen hafta eski fotoğrafları çıkardılar “Bak anne, hatırlıyor musun,” diye sordu kızım. Fotoğrafa uzun uzun baktım. Gülen bir kadın vardı, yanında da iki küçük çocuk. Kadının gözlerinde öyle büyük bir sevgi vardı ki ona imrendim, ama tanıyamadım. Sonra oğlum sessizce “Bu sensin anne,” dedi. İşte o an ilk kez gerçekten korktum.
Doktorun odasındayız, karşımdaki kadının bana seslendiğini duyuyorum ama ses çok uzaklardan, derin bir kuyunun dibinden geliyor gibi. Ellerimi tutuyor, gözleri kızarmış, ağlamış mı yoksa? Kim olduğunu biliyordum sanki az önce. Bana ait bir parça, canımın içi… Ama şimdi adını, neden yanımda oturduğunu, hatta beni getirdikleri bu evin kime ait olduğunu bile bulamıyorum. İçimde gittikçe büyüyen o boşlukta bocalıyorum.
Zihnimdeki ince gri tül ağırlaşıyor, hatıraların üzerine usulca toz yağıyor. Önce isimlerin üstü örtülüyor, sonra yüzlerin, sonra seslerin… Pencereden sızan solgun ışık havada süzülen tek bir toz tanesini aydınlatıyor. Çocukluğum, gençliğim, sevdiklerim, adım… Hepsi aynı sessizliğin içinde o küçücük toz tanesi gibi ağır ağır süzülüyor. Elimi uzatıyorum belki silerim diye ama olmuyor, parmaklarım havada kalıyor. Toz oturduğu yerden kalkmıyor…



