“Ne kadar yolumuz var daha?”
Eşinden önce emlak danışmanı cevap verdi.
“Çok az kaldı yenge hanım.”
Zehra derin bir nefes aldı. Kollarını göğsünün üzerinde bağlayarak arkasına yaslandı. Araba tozlu yolda ilerlerken dışarıyı izlemeye koyuldu. Güneş, tüm insanlığın ömür takviminden bir sayfa daha eksilmiş ve ufku kızıla boyamıştı. Ayçiçekleri güneşin gidişiyle nazlı bir çocuk gibi boynunu büküp küsmüştü. Güneşin doğuşuyla ya da batışıyla hiç ilgilenmeyen çoban köpekleri, sahiplerinin verdiği bir parça ekmeğin hakkını vermek için yabancılara karşı nöbetteydi. Zehra ayçiçeklerine tekrar bakıp gülümsedi. “Merak etmeyin! Yarın ola hayrola. Ne de olsa güneş yarın gönlünüzü alacak. Sonra yine küseceksiniz, sonra yine barışacaksınız. Bir gün tamamen toprağa karışıp yeniden güneşinizi bulacaksınız ve bu döngü böyle sürüp gidecek. Ne zamana kadar bu döngünün süreceğini sormayın, ben de bilmiyorum,” diye içinden geçirdi. Zehra’ya göre kendi hayatı da anlamsız bir döngü içindeydi. Ruhu mutsuz, bedeni yorgun, dünyası renksizdi. Gittikçe anlamsız gelen bu hayattan ziyadesiyle sıkılmıştı.
Nihayet yolculuk bitmiş arabaları kuş uçmaz kervan geçmez denilebilecek bir yerde durmuştu.
“İşte aşkım burası.”
Koray, bayram sabahına başucundaki bayramlıklarla uyanan küçük çocukların heyecanını yaşıyordu âdeta. Zehra’nın yüzündeyse en küçük bir heyecan belirtisi yoktu. Onun yüzündeki bu hissizlik emlak danışmanını oldukça huzursuz etmişti. Adam endişeyle hemen lafa girdi.
“Yenge hanım, iki yıla kalmaz inanılmaz değerlenecek buralar. İki yıldan sonra isteseniz de buralarda arsa bulamazsınız.” Bir an önce satışı tamamlama derdinde olan adamın konuşması uzadıkça uzadı. Orada kurulacak fabrikalardan, arsanın tam önünden geçecek olan otobandan, buraya yapılacak yatırımlardan ve daha birçok iç açıcı haberlerden iştahla bahsetti. Zehra ise adamın anlattığı hiçbir şeyi duymamıştı. Gözleri bir noktaya kitlenmiş öylece duruyordu. Emlak danışmanı, Zehra’nın gözünün takıldığı noktayı fark edince daha da panikledi.
“Şey yenge o…”
Zehra adamı hâlâ duymuyordu. Fark ettiği şeyi daha da yakından görmek istedi ve oraya doğru yürüdü. Tarlanın hemen kenarında eski bakımsız bir mezar, mezarın baş ucunda yanmış bir ağaç, sağa sola bağlanmış bez parçaları ve betondan dökme eski usul bir mezar taşı… Mezar taşında ne doğum ne de ölüm tarihi… Sadece bir isim: GARİP ve Yunus Emre’ye ait “Garip’’ şiirinden bir dörtlük:
Bir garip öldü diyeler
Üç gün sonra duyalar
Soğuk suyla yuyalar
Şöyle garip bencileyin
Eşi Koray ve emlak danışmanı da artık Zehra’nın yanındaydılar. Adam yarım kalan sözünü tamamladı.
“Yenge bu mezar önemli değil. Belediyeye haber verip hemen kaldırırız buradan.”
“Asla!” dedi Zehra. İstemsizce sesini yükseltmişti. Sonra daha kontrollü bir şekilde devam etti.
“Hayır, gerek yok. Mezar yerinden oynamaz. Burada kalsın,” dedi. “Kime ait bu mezar, bilginiz var mı?”
“Valla yenge burada yaşayan bir garipmiş. Bir parça ekmek verirsen yer, vermezsen kimseyi rahatsız etmezmiş. Köylüler bir sabah onu burada ölü bulmuşlar. O gece hava ayazmış. Soğuktan donmuş zavallı. Sonra buraya da gömmüşler kendi çabalarıyla. Gel gör ki adı üstünde garip işte. Öldükten sonra da rahata erdirmemişler. Kadınlar mezarının başındaki ağaca bez bağlamaya başlayınca “hurafedir” diyen köyün yaşlıları Garip’in ağacını yakmışlar.”
Zehra, Garip’in mezar taşına dokundu. Ne tuhaf bir huzurdu bu! Sanki bu mezarı biliyor, tanıyordu. Sanki yıllarca hasretini çekmişti de işte şimdi kavuşmuşlardı. Birden eşine döndü.
“Burayı kaçırmayalım bence de,” dedi. Bunu neden söyledi, kendisi de bilmiyordu. Şu anda emin olduğu tek şey bu mezardan ruhuna yayılan huzurun varlığıydı.
Zehra günlerce Garip’i düşündü. Kimdi bu garip, hikâyesi neydi? Uzak olduğu için sıcak bakmadığı bu yere neredeyse her hafta gelmeye başladı. Garip ile arasında adını koyamadığı gizli bir bağ kurmuştu. İçinden sürekli aynı soruları soruyordu. “Garip kimsin sen, hikâyen ne? Anlat bana!’’ Telefonun sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Arayan sevgili eşi Koray’dı.
“Zehra hazırlan hemen, gidiyoruz.”
“Nereye?”
“Sürprizim var.”
Zehra başka hiçbir şey sormadı. Lafı uzatacak gücü yoktu. Hazırlanmaya da gerek yoktu. Askılı bluzunun üzerine bir gömlek giydi, çantasını aldı ve artık hazırdı. Koray beş dakika sonra aşağıdaydı ve çıktıkları yol çok tanıdıktı. Zehra’nın o donuk suratı şimdi hafifçe gülümser gibi olmuştu. Bu yol… Bu yol, Garip’e giden yoldu. Araba yine tozu dumana katarak ayçiçek tarlalarının arasında ilerliyordu. Bu tarlalar Garip’e yaklaştığının habercisiydi. Heyecanla arabadan inen Zehra, Garip’in mezarının başında çalışan işçileri gördü.
“Sürpriz aşkım!”
“Bu ne koray?”
“Garip’in mezarını yaptırıyorum, mermerciler geldi.”
“Asla, asla Koray! O mezar taşını söktürmem.”
Koray gülümseyerek Zehra’ya sarıldı. “Ben de öyle düşündüm. Korkma, orijinal taşı da yanına koyacaklar. Mezarın etrafını da demirle çevireceğim, yanmış ağacı kesip yerine yeni fidan dikeceğiz. Sen rahat ol.”
Zehra sımsıkı sarıldı Koray’a. “İyi ki sen,” dedi kulağına .
“Dur, bitmedi daha sürpriz!”
İşaret parmağıyla arsanın içindeki köhne evi gösterdi. Orada da kadınlar vardı.
“Onlar ne yapıyor Koray?”
“Evi temizletiyorum aşkım. Canımız sıkıldığında burada kalabilelim diye. Belki de bugün canımız sıkılmıştır bile, ne dersin?”
Zehra, mutluluktan havalara uçtu. Tekrar tekrar sarıldı Koray’a.
“Aşkım, dur istersen abartmayalım, köylüler bize bakıyor!”
Onlar konuşurken köyün üç yaşlısı Koray’la Zehra’nın yanına geldi. Doğrusu pek dost canlısı görünmüyorlardı. Öfkeli bakışlarını bir Koray’a bir de mezara yönelten köylüler, daha fazla dayanamayarak ağızlarındaki baklayı çıkardılar.
“Biz bu mezarı burada istemiyoruz. Bu gavur icadı mezar taşını da burada istemiyoruz. Sökün bunu! Belediyeye de söyleyeceğiz, alsınlar kimsesizler mezarına götürsünler.”
Zehra duydukları karşısında deliye dönmüştü.
“Sen ne diyorsun amca? Bu arsa bana ait ve bu mezarın gidip gitmeyeceğine de ben karar veririm.”
“Arsa sizinse köy de bizim!”
“Köy sizinse devlet de haklının, mazlumun, kimsesizlerin! Sen devletten büyük müsün?”
Tartışma tamamen alevlendi. Yaşlı adam bastonunu tehditkâr bir şekilde havaya kaldırdı.
“Göreceğiz bakalım. El mi yaman bey mi?” diyerek oradan uzaklaştı.
Bugün gerçekten de çok yorulmuştu Zehra. Bu gece Garip’in yanında kalacaklardı. O yaşlı köylülere rağmen mezar yenilenmiş, ev de temizlenmişti. Ev ahım şahım bir şey değilse de idare ederdi. En azından buradan gökyüzüne bakabiliyordu. Şehirde duvarları, binaları izlemekten yorulmuştu. Terasa çıktı. Elinde bir yastık bir de yorgan, yıldızları izlemeye başladı. Bir süre sonra uykuyla uyanıklık arasında Garip’in olduğu yerden sesler geldiğini duydu. Öfkeyle yerinden kalktı. Belli ki o hadsizler mezara zarar vereceklerdi. Zehra hemen çıktı yataktan, baş ucundaki el fenerini kaptı. Bir yandan Koray’a seslendi bir yandan da mezara doğru koştu. Koşarken de tehditler savurdu.
“Kim var orada? Bilginiz olsun jandarmayı aradım. Ben burada olduğum sürece, bu mezar burada olacak!”
Mezarın başına geldiğinde nefes nefese kalmıştı. Mermer üzerinde biraz toz vardı sadece. Mezara herhangi bir zarar veremeden kaçmışlardı belli ki.
“Ne istiyorlar senden garip? Neden bu kadar kötü bu insanlar?
Eliyle Garip’in mezar taşındaki tozu sildi. Birden arkasından gelen sesle irkildi.
“Bırak o taş tozuyla kalsın. Toz taşa yakışır da Zehra, yüreğe yakışmaz. Önce kalplerin tozu alınmalı.”
Zehra sesin geldiği yöne doğru döndü ve gülümsedi.
“Hoş geldin Garip. Nerelerdeydin? Çok aradım seni.
“Yolcuyuz yoldayız.
Ama yolun neresindeyiz bilmeyiz
Birden gelir yine bire gideriz
Demiş Yunus, ne de güzel demiş.
Ben bir seyyahım Zehra. Senin gibi, tüm insanlar gibi…”
“Peki neyi arıyorsun?”
“Herkesin aradığı şeyi… Sonsuz huzuru… Boşluktasın Zehra. Tıpkı bir zamanlar benim yaşadığım o boşluk diyarındasın. Senin gibi ben de o boşluğu doldurma arayışındaydım ancak bir farkımız vardı seninle. Benim amacım sadece içimdeki boşluğu doldurmak değildi. Ben bu boşluğu doldurmakla kalmayıp bir de taşırmak istedim. Yıllarca gezdim bu arayış için. Çok uzaklara gittim, farklı farklı topluluklarla tanıştım. Onların huzur arayışlarını izlemek, anlamak istedim. Afrika yerlilerinin ritüellerine katıldım mesela. Yüzlerine sürdükleri boyalar, yaptıkları danslar, tüm merasim tek bir amaç içindi: Tanrı’nın sevgisini kazanmak! Peki ne olacaktı tanrının sevgisi kazanılırsa? Tanrı onları mükâfatlandıracak, huzurlu bir hayat süreceklerdi. Üstelik sadece bu dünyada değil, ölümden sonraki hayatta da huzurlu olacaklardı. Düşünsene, sonsuz huzur! Dünyanın kuruluşundan bu yana insanoğlu hiç vazgeçmedi bu arayıştan Zehra. Düşünsene Havva anamızı! Dünyadan önce hiç kimsenin hayalini bile kuramayacağı bir güzellik içinde yaşıyordu. Bu güzelliğin içinden dünyaya düştü. O mükemmeliyetin yanında dünya sönük kaldı ve o da başladı ilk huzur arayışına. Dünyayı değiştirmeye karar veren ilk kadın da o oldu. DNA’mız Havva anamızdan sonuçta. Havva anamızdan sonra tüm kadınlar huzur aramaya başladı. Ya koltukların yerini değiştirdiniz ya saçlarınızın rengini. Bıkmadan usanmadan aradınız huzuru. Ölümlerin kitleselleşmesi gibi huzur arayışı da kitleselleşti.”
“Peki, sen bulamadın mı huzuru Garip?”
“Buldum ancak huzura giden yollar farklı Zehra. Ben oraya giden tüm yollardan geçmek istedim. Bin yol varsa oraya giden bininden de geçmek, binine de ayak basmak istedim. Ben aslında sonsuz huzurun yerinden çok, ona giden yolları aradım.”
Zehra içten içe kendisini sorguladı. İkisi de bir arayış içerisindeydi. Garip neyi aradığını, hangi yolda olması gerektiğini biliyordu. O yolları bulmakla kalmıyor o yollara ayak basıyor, tozunu dumanını içine çekiyor, o yollardan âdeta huzuru damıtıyordu. İkisinin yolu çok zıttı. Garip’in yolu manevi, Zehra’nın ki dünyevi… Zehra kendi yolunu düşündü. Eski Zehra’yı kaybettiği o tozlu yolları… O yollarda kaybolduğunu biliyordu fakat nasıl kaybolduğunu bilmiyordu. Garip’in söyledikleri ne kadar da doğruydu. Hepimiz birer seyyahtık fakat manevi yolu terk edip dünyevi yola girenler; para pul, mal mülk telaşıyla yüreklerini toza bulayanlar, girdikleri bu yolda kaybolmuşlardı. Belki de tüm huzursuzluk tüm mutsuzluk bundandı.
Zehra tüm düşüncelerinden sıyrılıp Garip’e döndü.
“Garip şu anda neredeyiz?”
“Benim tozlu mezar taşımın başında.”
“Garip, bulunduğumuz yere bak, burası senin mezarın! Arayışa devam mı edeceksin, buna gerek var mı?”
Garip gülümseyerek Zehra’nın gözlerinin en derinine baktı.
“Yani diyorsun ki bana sen ölüsün, yollar bitti, arama! ‘Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil,’ demiş Yunus, Zehra.” Bunu söylerken mezarına doğru ilerledi ve mezar taşının tozuna parmağını sürdü.
“Toz taşa yakışır da Zehra, yüreklere yakışmaz. Önce yüreklerin tozu alınmalı. Sonsuz huzura tozlu yürek varamaz,” dedi ve mezarın üzerinde gözleri kör edercesine parlak bir ışık çaktı. Zehra gözlerini açtığında Garip de Garip’in mezarı da yoktu. Gökyüzündeki yıldızlar ona nerede olduğunu hatırlattı.
Zehra hâlâ o köhne evin terasındaydı. Bu ömrü boyunca unutamayacağı bir rüyaydı. Sabah olunca kahvesini yaptı. Aklı hâlâ dün geceki rüyasındaydı. Bahçeden gelen sesle irkildi. Gelen köyün başka bir yaşlısıydı ancak diğerleri gibi asık suratlı değildi.
“Selam kızım.”
“Selam amca.”
“Ne yaptın alıştın mı buralara?”
“Alıştım, alıştım çok teşekkür ederim.”
“Dün olanları duydum, sen bakma o bunaklara kızım.”
“Bakmayayım bakmayayım da yaptıkları da yenilir yutulur cinsten değildi amca.”
“Onlar hep öyleydi kızım, aldırma sen onlara. Mezardan korkuyor musun?”
“Yok amca korkmuyorum.”
“Korkma zaten kızım. Garipti işte, kimseye zararı yoktu. Pek konuşmazdı kimseyle ama konuştu mu güzel konuşurdu.”
“Ne derdi mesela hiç aklında kalan lafı var mı?”
“Var ya olmaz mı? Mesela derdi ki ‘Toz olsun dağ taş ne önemi var? Taşa toz yakışır ama yüreğe yakışmaz! Siz önce yüreklerinizin tozunu alın,’ derdi.’’
Zehra şok olmuştu. Gözleri doldu, boğazına bir yumru oturdu.
“İyi misin kızım?”
“İyiyim, iyiyim amca.”
“E iyi o hâlde, hadi kal sağlıcakla.”
“Güle güle.”
Adam uzaklaşırken Zehra mırıldandı.
“Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil de,” demişti.
Zehra gözyaşlarını daha fazla tutamadı. Eliyle yanaklarındaki yaşları silip Garip’in mezarına baktı.
“Teşekkür ederim Garip, yüreğimin tozunu aldığın için.”
Artık Zehra da o tozlu yollara çıkmıştı ancak bu sefer nereye gittiğini, neyi aradığını biliyordu.



