Gün, henüz tam aydınlanmamıştı. Avludaki dut ağacının yapraklarından süzülen serinlik, açık pencereden gelin odasına doluyordu. Evin içinde tatlı bir telaş vardı. Mutfaktan yükselen tencere kapaklarının sesi, bahçede kurulan masaların gıcırtısına karışıyor; kadınlar bir odadan ötekine koştururken aralarında fısıltıyla konuşuyorlardı.
Bugün düğün var.
Evin kızı gelin oluyor…
Buse, aynanın karşısında hareketsiz oturuyordu. Kuaför son kez saçlarını düzeltiyor, kristal taşlarla süslü tacı dikkatlice başına yerleştiriyordu. Omuzlarına dökülen kına rengi dalgalar, beyaz duvağın altında usulca kayboluyordu. Ela gözleri aynaya bakıyor ama aynadaki genç kızı sanki ilk kez görüyordu.
Henüz on yedi yaşındaydı.
Bir hafta önce mahallede arkadaşlarıyla ip atlayan, kahkahalarla koşan çocuk gitmiş; yerine beyaz gelinlik giymiş genç bir kız gelmişti.
Komşular içeri girip çıktıkça aynı cümleyi söylüyordu.
“Endamın yeter be güzelim.”
Buse’nin yalnızca dudakları gülümsüyordu. Gözleri susuyor birkaç damla gözyaşını gizlemeye çalışıyordu.
Annesi gelinliğinin eteklerini düzeltti. Omzundaki görünmez kırışıkları avuçlarıyla yok etmeye çalışırken bir an durdu. Parmaklarını kızının saçlarında gezdirdi. Çocukluğundan beri yaptığı gibi…
Buse’nin boğazında düğümlenen kelimeler çıkmak istiyor, fakat çıkamıyordu. “Anne…” demek istedi, diyemedi. Pencereden dışarı baktı. Mahallenin çocukları yine ip atlıyordu. Gençlerin kahkahaları avluya kadar ulaşıyordu. Geçen hafta ipin ucunda kendisinin olduğunu düşündü. Ayakkabılarının altındaki toprağı, dizlerindeki yaraları, saçlarına dolanan rüzgârı hatırladı.
Odanın kapısı usulca açıldı. Yengesi elinde küçük bir kutuyla içeri girdi.
“Vakit geldi.”
Kutunun içinden ince bir tül eldiven çıkardı. Buse’nin titreyen ellerine geçirirken gülümsemeye çalıştı.
“Çok yakıştı.”
Buse yine sadece gülümsedi. O gün evde herkes mutluydu.
Evlenme Teklifi Hiç Almadı…
Evdeki telaş büyüdükçe Buse’nin içindeki sessizlik de büyüyordu. Oysa, bir ay önce hayatı bambaşkaydı.
Sabah, okul çantasını omzuna takıp evden çıkıyor, yolun başında kendisini bekleyen ağabeyiyle kuzeni eşliğinde okula gidiyordu. Babası, güzelliği yüzünden kızını tek başına sokağa göndermeye kıyamazdı. Onun için bu koruma, sevginin başka bir biçimiydi.
O gün de diğerlerinden farklı başlamamıştı.
Dersler bitmiş, okulun bahçesi boşalmış, Buse eve dönmüştü. Yemeğini yedikten sonra odasına geçmeye hazırlanırken yengesi gülümseyerek yanına gelmiş, saçlarını taramak istediğini söylemişti. Akşama misafir geleceğini duyunca şaşırmamıştı; o evde misafir hiç eksik olmazdı. En sevdiği elbisesini giymesi istenince de bunun özel bir anlam taşıdığını düşünmemişti.
Akşam ezanına yakın kapı çaldığında ev kısa sürede kalabalıkla dolmuştu. Gümüş işlemeli kahve tepsisini iki eliyle dikkatlice taşıyarak salona girmiş, fincanları tek tek misafirlerin önüne bırakmıştı. Sobanın yanında oturan yaşlı adam cebinden küçük bir kutu çıkarmış, kutunun kapağını ağır ağır açmıştı. İçindeki altın yüzük sobanın alevini yakalayıp parladığında odadaki herkesin yüzünde memnun bir ifade belirmişti.
Buse ise yalnızca olanları seyrediyordu.
Yüzük parmağına takıldığında bunun kendi hayatı olduğunu anlamakta güçlük çekmişti.
O gece odasına geçtiğinde ağlamaktan başka bir şey yapamamıştı. Parmaklarındaki yüzük ağır değildi belki ama omuzlarına bir ömrün yükü bırakılmış gibiydi. Odanın her köşesine papatyalar konmuş, en sevdiği çikolatalar alınmıştı. Ailesi onu mutlu etmeye çalışıyordu.
Bir hafta sonra gelin olmuştu. Arkasında bıraktığı çocukluk, avluda asılı duran salıncağın boş sallanışı kadar sessizdi.
Konağın demir kapısı açıldığında, Buse’ nin yeni hayatının kapıları açıldı.
Üç katlı, geniş avlulu, yüksek tavanlı eski yapılı konak dışarıdan bakıldığında ihtişamın simgesiydi. Taş merdivenleri, ahşap korkulukları, renkli camları ve geniş odalarıyla görenleri kendine hayran bırakıyordu.
Konağın duvarları mevsimleri sessizce uğurluyordu. İlkbaharda avludaki erik ağacı çiçek açıyor; yazın, taş duvarlar güneşin sıcağını içine çekiyor, sonbaharda ceviz ağacından düşen yapraklar avlunun her köşesini sarıya boyuyor, kış geldiğinde ise damlardan sarkan buzlar, zamanın donmuş hâli gibi günlerce erimeden duruyordu. Mevsimler değişiyor, yıllar birbirini kovalıyordu; değişmeyen tek şey Buse’nin her sabah aynı saatte başlayan hayatıydı.
Güneş doğmadan uyanıyor, mutfakta yanan sobanın başında ilk çayı demliyor, hamuru yoğuruyor, kahvaltıyı hazırlıyor, ardından üst kattaki büyük yatak odasına kayınvalidesinin tepsisini çıkarıyordu. Çocuklar uyanmadan önce ev sessizdi. O sessizlik, günün en kısa ama en kıymetli zamanıydı.
Konakta zaman saatle ölçülmüyordu. Zaman, yapılacak işlerin sırasına göre akıyordu. Yıkanacak çamaşırlar, ütülenecek gömlekler, pişecek yemekler, silinecek camlar, ovulacak taş merdivenler… Bir işi bitirdiğinde diğeri çoktan başlamış oluyordu.
En çok da merdivenleri hatırlıyordu.
Konağın girişinden üçüncü kata kadar uzanan geniş taş basamakları iki günde bir tel fırçayla ovardı. Soğuk taşın üzerine diz çöker, elleri kızarana kadar çalışırdı. Su kovasındaki köpükler basamaklardan aşağı süzülürken kendi gençliğinin de aynı sessizlikle akıp gittiğini düşünürdü. Kimse onun ellerindeki çatlakları fark etmiyor, tertemiz merdivenlere bakıp yalnızca konağın ne kadar bakımlı olduğunu söylüyordu.
Evin alt katındaki çamaşır odası, kendine ait sayabildiği tek yerdi. Kireç kokusuna sabun kokusunun karıştığı bu küçük odada zaman zaman işini yavaşlatır, kimsenin çağırmadığı birkaç dakikayı sessizce kendine ayırırdı. Küçük pencerenin önüne geçer, dışarıdaki yolu seyrederdi.
Yoldan geçen kadınların ellerinde pazar sepetleri olurdu. Birbirlerine seslenir, fiyatlardan konuşur, bazen de durup uzun uzun sohbet ederlerdi. Buse, alışveriş için hiç çarşıya gitmemişti. Fırından yeni çıkan ekmeğin kokusunu sokakta hiç duymamıştı. İhtiyaç listesini küçük bir kâğıda yazar, akşam eşine verirdi. Ertesi gün bir hamal, erzak çuvallarını kapının önüne bırakır, hayat yine aynı düzen içinde devam ederdi.
Yıllar geçtikçe çocukların sesleri konağın duvarlarını doldurmaya başladı. İlk bebeğini kucağına aldığında henüz kendisi de çocuk sayılacak yaştaydı. Ne anneliğin ne de uykusuz gecelerin ne demek olduğunu biliyordu. Günler bebeğin ağlamasıyla gecelere; geceler sabah ezanına karışıyordu.
Bir gece uykuyla uyanıklık arasında bebeğinin ağladığını sandı. Büyük bir telaşla doğrulurken yorganı hızla çekti. Küçük bedeni yatağın kenarından aşağı kaydı. O an duyduğu ses, yıllarca hafızasından silinmedi. Kızının ağlamasıyla birlikte odanın kapısı açılmış, kayınvalidesi sert adımlarla içeri girmişti. O gece Buse’nin gözyaşları yalnızca korkudan değil, kendisini yetersiz hissetmenin ağırlığından da akmıştı.
Sabah olduğunda aynaya baktığında gözlerinin altındaki morluklar dikkatini çekti. Aynanın karşısında uzun süre kaldı. Karşısındaki genç kadın kendisine yabancıydı. Çocukluğundan kalan neşeyi aradı; bulamadı. Gülümsemeyi denedi; yüzü alışık değildi.
Yüzünde, çeşit çeşit maske vardı.
Misafir geldiğinde gülen gelin maskesi…
Çocuklarının yanında güçlü duran anne maskesi…
Kayınvalidesinin yanında sessiz kalan gelin maskesi…
Eşinin karşısında hiçbir şey olmamış gibi davranan kadın maskesi…
Her gün başka birini takıyor, gece olduğunda hiçbirini çıkaramıyordu.
Yıllar böyle geçti.
Bir gün annesini özlemi dayanılmaz hâle geldi. Çocuklarını yanına alıp baba evine gitti. Yol boyunca kendi kendine, bu kez geri dönmeyeceğini söyledi. İçinde yıllardır büyüttüğü cesaretin nihayet konuşmaya başladığını sandı.
Annesi kapıyı açar açmaz ona sarıldı. Evin kokusu hiç değişmemişti. Çocukluğunun geçtiği odalar, sedirin üzerindeki işlemeli yastıklar, pencereden görünen incir ağacı… Her şey yerli yerindeydi.
Değişen yalnızca kendisiydi. Saatler geçmedi. Henüz bir saat bile dolmadan ayağa kalktı. Annesi şaşkınlıkla yüzüne baktı.
Buse’nin içinde iki ayrı dünya birbirine tutunmaya çalışıyordu. Bir yanı burada kalmak istiyor, diğer yanı ise konakta kendisini bekleyen sorumlulukları düşünüyordu. O yıllarda sevgi bazen görevle karışıyor, insan hangisinin ağır bastığını ayırt edemiyordu.
Sessizce başörtüsünü bağladı. Ayakkabılarını giydi. Arkasına dönüp uzun uzun baktı.
Çocukluğunu bıraktığı evin kapısından ikinci kez ayrılırken bu kez arkasında yalnızca anne ve babasını değil, gençliğini de bırakıyordu.
Konağa döndüğünde doğruca mutfağa geçti. Hamuru yoğurdu. Su böreğini açtı. Tarhana çorbasını kaynattı. Zeytinyağlı fasulyeyi kısık ateşe bıraktı. Mevsim salatasını hazırladı. Akşam sofraya oturan eşi, günün yorgunluğunu taşıyan gözlerle tabağına baktı. Bir şey söylemedi. Yalnızca hafifçe gülümsedi.
Buse, o gülümsemenin yıllardır ilk kez kendisini gerçekten gördüğünü hissetti.
Yıllar, konağın taş duvarlarından sessizce akıp geçti. Bir zamanlar avluda emeklemeye çalışan çocuklar büyüdü; okul çantaları omuzlarına asıldı, genç oldular, sonra birer birer kendi yuvalarını kurdular. Buse, onların her sevincinde biraz daha büyüyor, her vedasında biraz daha olgunlaşıyordu.
Gençliğinde omuzlarına yük gibi çöken sorumluluklar, yıllar içinde karakterinin ayrılmaz bir parçasına dönüştü. Artık yaptığı hiçbir işi görev olarak görmüyordu. Sabah erkenden kalkıp çayın suyunu ocağa koyarken, çocuklarının sevdiği yemekleri hazırlarken, torunlarının geleceği günü hesaplayıp en sevdikleri tatlıyı yaparken yüzünde yorgun ama huzurlu bir tebessüm beliriyordu. Hayat ona sabrı öğretmişti; sabır da sevgiyi…
Eşi ise yıllar geçtikçe gençliğinde fark edemediği ayrıntıları görmeye başlamıştı. Buse’nin çatlayan ellerini, merdiven silmekten nasır tutan avuçlarını, geceleri herkes uyuduktan sonra sessizce oturup dinlenmeye çalışmasını ilk kez gerçekten fark ediyordu. Aynı evin içinde geçen onlarca yıl, birbirlerine yabancı iki insanı yavaş yavaş hayat arkadaşı yapmıştı.
Akşam güneşinin denize altın rengi bir yol çizdiği saatte sahilde yürürlerken şaşkınlığı bir kez daha büyüdü. Çocukları ve torunları sessizce etraflarında toplanmış, ellerinde telefonlar ve fotoğraf makineleriyle onları izliyordu. O an eşi ağır hareketlerle önünde diz çöktü. Elindeki küçük kutuyu açarken yüzünde gençliğinden kalma mahcup bir gülümseme vardı.
Buse önce ne olduğunu anlayamadı.
Yıllar önce kendisine hiç sorulmayan o soru, yarım asır sonra ilk kez sevginin diliyle soruluyordu.
Etrafındaki alkışları duyduğunda gözleri doldu. Denizin üzerine serilen gün batımı, sanki bütün ömrünü sessizce selamlıyordu. Ela gözlerinden süzülen yaşlar bu kez ayrılık değil, mutluluk gözyaşlarıydı.
Mutluluğu uzun sürmedi Buse’ nin. Alışık da değildi zaten…
Yıllar boyunca dimdik yürüyen adamın adımları yavaşlamaya başladı. Hastalık önce sessizce kapıyı çaldı, sonra evin içine yerleşti. Güçlü omuzlar inceldi, yıllarca ailesini ayakta tutan eller titremeye başladı.
Buse, genç kızlığında kuramadığı cümleleri artık bakışlarıyla kuruyordu.
İlaç saatlerini ezbere biliyor, geceleri defalarca uyanıp eşinin üzerini örtüyor, yürürken zorlandığında koluna giriyor, bir zamanlar kendisini koruyan adama bu kez kendisi destek oluyordu.
Bir akşam pencerenin önüne oturmuş gün batımını seyrederlerken, eşi uzun süre sustu. Dışarıda rüzgâr ceviz ağacının yapraklarını usulca sallıyor, odanın içine tanıdık bir sessizlik doluyordu. Sonunda başını çevirip Buse’ye baktı.
Yüzünde gençliğinden izler kalmamıştı; ama gözlerinde hâlâ aynı güven vardı.
Buse o bakışı görünce yıllar önce korkuyla girdiği konağın kapısını hatırladı. Ardından ilk çocuğunu kucağına alışını, gizlice ağladığı geceleri, annesinin evinden geri dönüşünü, taş merdivenleri, sabun kokulu çamaşır odasını, çocuklarının ilk adımlarını, torunlarının ilk gülüşlerini bir film şeridi gibi yeniden yaşadı.
Aradan aylar geçti.
Çocuklar yine bayramlarda aynı sofranın etrafında toplandı. Torunların kahkahaları konağın sessizliğini yeniden doldurdu. İçlerinden biri, artık büyük bir şirkette çalışan genç bir kadındı. Çocukluğundan beri babaannesinin anlattığı hayat hikayelerini dinleyerek büyümüştü.
Bir gün işyerindeki önemli bir toplantıda yöneticileri, güçlü kadınlardan söz ederken aklına babaannesi geldi. Çocuk yaşta omuzlarına yüklenen hayatı şikâyet etmeden taşıyan, kimseyi kırmadan dimdik yürüyen o kadın…
Toplantı salonunda onun yıllardır söylediği cümleyi paylaştı.
“Gelin olmanın zor zamanında gelin oldum, kaynana olmanın zor zamanında kaynana oldum.”
Toplantı salondaki sessizlik, anlatılan hikâyenin ağırlığını taşıyordu.
O gün torunu, başarıyı yalnızca makamlarla değil, insanın geride bıraktığı izlerle de ölçmek gerektiğini anladı.
Buse, yıllar sonra yüzüne taktığı bütün maskeleri fark etmeden çıkarmış; geriye yalnızca sevginin değiştiremediği gerçek yüzü kalmıştı.



