Kadın, erkek, medya, toplum… Hepsi çevresel katmanlar.
Asıl soru şu: İnsan kendine sadık mı?
Televizyon ekranlarından evlerimize sızan o bitmek bilmeyen “paylaşılamayan erkek” teması, aslında bize sadece bir ihanet hikâyesi anlatmaz; kadının kadına, insanın ise kendi özüne olan düşmanlığının altını çizer. Bir erkeğin iki kadına birden “sahip olma” arzusu, modern bir fetih hikâyesi gibi ambalajlanırken, bu denklemin içinde iki kadının birbirini cellat bellemesi, sistemin en büyük illüzyonudur. Neden bir erkek için iki kadın, birbirine düşman olmak zorunda bırakılıyor?
Çünkü sadakat, karakterin bir yansıması olmaktan çıkarılıp bir mülkiyet savaşına dönüştürüldüğünde; asıl suçlu olan “sözünü tutmayan”, aradan çekilip seyirci koltuğuna oturur. Oysa bu rekabet çoğu zaman iki insanın birbirine değil, içlerinde büyütülen yetersizlik korkusuna ve seçilme ihtiyacına karşı verdiği sessiz bir savaştır.
Erkeğin mağduriyeti, kadının “kusuru”… Kitle iletişim araçlarından popüler şarkı sözlerine kadar uzanan o zehirli dil, sadakatsizliği erkeğin bir “fıtratı” ya da kadının bir “eksiği” olarak pazarlıyor. Erkeğin ihaneti, sanki kadının bir şeyi eksik yapmasından kaynaklanıyormuş gibi kurgulanıyor. “Evi temiz tutsaydı, daha güler yüzlü olsaydı, erkeğini elinde tutsaydı…” gibi cümlelerle sadakat, erkeğinde sorumluluğu olmaktan çıkarılıp kadının sergilemesi gereken bir performansa dönüştürülüyor. Bu anlatı, sadakati bir onur meselesi değil, bir “elde tutma becerisi” seviyesine indirger. Oysa sadakatsizlik çoğu zaman bir cinsiyetin değil, sorumluluktan kaçan insan zihninin ortak refleksidir; suçu bir başkasına yükleyerek kendi aynasından uzaklaşma biçimidir.
Evden işe, kendinden öze, genel bir çözülmedir. Mesele kadın- erkek ilişkisi de değil. Bugün sadakat, en geniş halkasından en dar halkasına kadar, bir erozyon yaşıyor. İnsan artık sadece eşine değil; yaşadığı eve, emek verdiği işine, yetiştiği ailesine ve en acısı, kendi değerler sistemine dahi sadık kalamıyor. Bir çatlak başladığında o sızıntı her yere yayılıyor. Günümüzde, “Param olsun da yanımdaki ne yaparsa yapsın,” diyen bakış açısı, aslında sadakati bir ahlak prensibi olmaktan çıkarıp maddi bir konforla takas ediyor. Bu, ruhun en ağır sessizliğidir; çünkü mülkiyetin başladığı yerde samimiyet ve sadakat can çekişir. İnsan bazen başkasına verdiği sözleri değil, kendine verdiği küçük sözleri unuttuğunda yabancılaşır; en derin kopuş, dışarıdan değil içeriden başlar. Çünkü sadakat yalnızca büyük sözlerde ya da dramatik yeminlerde sınanmaz; çoğu zaman insanın kimsenin görmediği küçük tercihlerinde şekillenir. Ertelenen bir özür, tutulmayan bir randevu, görmezden gelinen bir iç huzursuzluğu… Hepsi karakterin haritasında ince ama kalıcı izler bırakır. İnsan başkalarına verdiği sözleri bozduğunda ilişkiler sarsılır; fakat kendine verdiği sözleri bozduğunda kimliği çatlamaya başlar. Bu yüzden sadakat, yalnızca bir başkasına yönelen bir bağlılık değil, insanın kendi iç bütünlüğünü koruma biçimidir. Kimi zaman kimse alkışlamaz, kimse fark etmez ama insan yine de doğru olanı seçtiğinde, en sessiz zaferini kazanır.
Sonuç: Kendi kıyımıza dönmektir. Sadakat, karşı tarafın ne yaptığıyla ilgili değil, bizim kim olduğumuzla ilgilidir. İki kadını bir erkek için karşı karşıya getiren bu düzen; kadının gücünü, onurunu ve dayanışmasını hedef alır. Oysa gerçek sadakat, insanın önce kendi aynasındaki aksine verdiği sözü tutmasıdır; gece başını yastığa koyduğunda içinden yükselen sesi susturmak zorunda kalmamasıdır. Televizyonların bize sunduğu o sahte rekabetten sıyrılıp sadakati bir pranga değil, bir şahsiyet meselesi olarak yeniden tanımlamalıyız.
Zaman her şeyi eskitebilir fakat insanın kendi karakterine olan sadakati, bu dünyaya attığı tek gerçek imzadır.
Kadın, erkek, medya, toplum… Hepsi çevresel katmanlar. Asıl soru değişmez: İnsan kendine sadık mı?



