Perşembe, Nisan 30, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

1. Öldüm, Gördünüz mü Ünal Bey?

Ünal Bey, taziye çadırından ayrılıp evine dönerken içinde acıdan çok endişe ve öfke vardı. Derinlerde bir yerde karısı için de üzülüyordu elbette ama dün geceden beri kendisi için duyduğu endişe, her şeye ağır basıyordu. Taziye çadırındaki tanıdık yüzlere “Ben ne olacağım?” diye sormak istedi ama herkesin dilinde sadece Ayla Hanım vardı. Bir kişi de çıkıp “Bu adam bundan sonra ne yer, ne içer?” dememişti. 

Ayla Hanım, kırk beş yıllık evlilikleri boyunca her sabah kocasının kahvaltısını saat tam 07.00’de hazır etmiş, yağmur çamur demeden her Allah’ın günü dükkâna öğle yemeğini taşımış, akşam olmadan da Ünal Bey’in ağzına layık dört çeşit yemeği, arkasından da rakısıyla peynirini sofraya dizmişti. Ta ki dün akşama kadar.

Dün akşam Ünal Bey dükkândan eve döndüğünde kapı açılmayınca aklına ölümü getirmemişti bile. Onun için Ayla Hanım’ın tatile çıkması ya da sinemaya, tiyatroya gitmesi ne kadar ihtimal dışıysa ölmesi de öyleydi. Ne zaman ki Ünal Bey bu dünyadan göç eder, Ayla Hanım da o zaman ölebilirdi. Önce zile bastı birkaç kez, ardından kapıyı yumruklamaya başladı, işin kötüsü, sıkışmıştı da. Bir yandan ayağıyla kapıyı tekmelerken, bir yandan da bağırınca tüm komşular yanına doluştu. Karşı komşuları Nuray Hanım, “Kadıncağıza kesin bir şey oldu,” dediğinde bile Ünal Bey ölüme ihtimal vermiyordu.

Nihayet komşuların ısrarıyla çilingir çağırıldı. İçeri girdiklerinde koltuğun ucuna ilişmiş hâlde, oturur gibi kaskatı duruyordu Ayla Hanım. Başını arkaya atmış, ağzı bir şeylere şaşırmış gibi açık, gözleri yarı kapalı. 

Esasında çocukluğundan beri kalp hastasıydı ama hastalığı ilaçlarla kontrol altındaydı. Öleceğine dair en küçük bir emare bile yoktu, olsa Ünal Bey de kendini ona göre hazırlar, bir çare düşünürdü. 

Ertesi gün öğle namazından sonra defnettiler, belediyenin verdiği taziye çadırı mahalledeki ilkokulun bahçesine kuruldu. Ünal Bey kalabalığı sevmezdi; erkenden ayrıldı. Eve varmak üzereyken, “Dolapta rakı var mıydı acaba?” diye evhamlandı, bakkala gidecek oldu ama taziye günü ayıp olur diye vazgeçti. Kapının önünde alışkanlıkla yine zile bastı, sonra hatırladı gerçeği. Cebinden anahtarını çıkarırken, “Bu yaştan sonra kapımızı da kendimiz açacağız,” diye söylendi.

Eve girer girmez dolabı açtı, yarısına kadar dolu “küçüğü”nün dolabın kapağında durduğunu görünce rahatladı içi. Şişeyi eline aldığında üstüne yapıştırılmış bir not kâğıdı fark etti. “Öldüm, gördünüz mü Ünal Bey?”

Şaşkınlıkla şişeyi elinden düşürüverdi. Raporuna “doğal ölüm” yazmışlardı, “ilaçlarını alsa bile kalp yetmezliğine bağlı ani ölüm altmış yaş üstünde görülebilir,” demişti doktor. İntihar olsa fark etmezler miydi? Yoksa biri kötü bir şaka mı yapmıştı? Mutfak sandalyesine çöküverdi; ne düşüneceğini şaşırmış, siniri iyice bozulmuştu. Şişe kırılmasa bir dubleden sonra kafası daha iyi çalışırdı belki ama…

Bayramdan kalma likör ya da konyak bulma umuduyla mutfak dolaplarını karıştırmaya başladı. Konservelerin olduğu dolapta, kavanozların arasından bir kâğıt daha düştü yere. Hem merakla hem de korkuyla eğilip eline aldı kâğıdı. İkiye katlanmış notun üzerindeki tarih altı ay öncesine aitti. Merakla açtı hemen. 

“Bugün, günün ilk azarını yumurtan kayısı kıvamında olmadığı için işittim. Belki güzel bir şeyler söylersin diye sabah beşte kalkıp börek yapmıştım sana, tadına bile bakmadın, ‘Vıcık vıcık yağ içinde,’ dedin. Keşke çayına tükürseydim.” 

Ünal Bey şaşkınlıkla sendelerken duvarda asılı tavalara çarptı, yerinden oynayan tavanın altından bir kâğıt daha düşüverdi. Yere düşen kâğıda bakarken bacaklarının arasında ıslak bir sıcaklık hissetti. Bir anda ayaklarının dibi sırılsıklam olmuştu. Yerdeki yarısı ıslanmış kâğıdı ucundan tutup açtı; mürekkep birbirine karıştığı için tarihi okuyamadı. İkiye katlanmış notun içinde sadece “Ben aslında ressam olacaktım,” yazıyordu. 

Titreyen elleriyle üstündekileri çıkarıp, zorlukla banyoya attı kendini. Hızlıca temizlendikten sonra üstüne geçirecek don, pantolon ararken eski gardırobun içinde bir not daha geçti eline, bu kez tarih yoktu üzerinde. Bir yandan eline geçen ilk pantolonu giyerken, bir yandan da kâğıdı açtı, korkarak okumaya başladı. 

“Bugün yediğin o susamlı çöreği ben yapmıştım. ‘Komşu getirdi, içinde susam olduğunu bilmiyordum,’ dedim ama yalan söyledim. Nasıl da anında kabardı elin ayağın, iğneni yapmayıp geçsem karşına, kıvranışını izlesem kimsenin haberi olmazdı. ‘Vah vah, evde adrenalin iğnesi kalmamış,’ desem, nereden bileceklerdi? Yok ama öyle kolay kurtulmak. Yavaş yavaş öl, benim kırk beş yıldır öldüğüm bu evde kötülüğünle yüzleş de anla neler yaşadığımı.” 

Ünal Bey dizlerinin titrediğini, ağzının kuruduğunu fark etti. Kâğıdı yere atıp önüne çıkan çekmece, dolap ne varsa delirmiş gibi karıştırmaya başladı. 

Televizyon sehpasının altındaki çekmecenin içinde, en arkaya saklanmış bir kâğıt daha buldu. Tarih bu kez on ay öncesine aitti. 

“Televizyondaki bebeğe, ‘Ne tatlı,’ dedim diye, ‘Kalbin arızalı olmasa biz de herkes gibi torun torba severdik şimdi,’ dedin. Arızalı olan kalbim değil Ünal Bey, sensin. O kokuşmuş, çürümüş kalbini de eşekler yesin.” 

Elini ağzına götürdü, diğer eliyle de döver gibi dizlerine vuruyordu. Ne düşüneceğini, ne hissedeceğini bilemez hâlde bir kuvvet ayağa kalkıp yatak odasından koridora, mutfaktan salona her yeri kontrol etmeye devam etti. 

Buzdolabının üstünde, koridordaki aynanın arkasında, evlendiklerinde hediye gelen mermer vazonun içinde, salondaki koltuk minderinin altında, evin her yerinde yeni bir not eline geçiyordu.

Bazıları tek cümle, bazıları uzun uzun yazılmış. Birinde, “Dün belim tutuldu, sabah ‘Nasıl oldun?’ diye sordun, beni merak ettiğini sandım. İçim nasıl ısındı, nasıl hoşuma gitti, meğer kendin için sormuşsun. İyi olduğumu söyleyince, ‘İyi o zaman, yeni mal geldi, öğlen dükkâna gel de birlikte kaldıralım,’ dedin.  Ben de sana dolaptaki kurtlu incirlerden meyve salatası yaptım. Ünal Beyciğim, bir yedin bir yedin, geçtim karşına, seyrettim,” yazıyordu. 

Başka bir nota ise sadece, “Saçımla dalga geçtin, kel kafalı Ünal Bey!” yazmıştı. 

Mutfak saatinin arkasında bulduğu not karman çorman yazılmıştı. “Saat neredeyse sabahın ikisi, çok anlarmış gibi siyaset programı izliyorsun. Gözümden uyku akıyor ama yatamam. Neden? Çünkü sen öyle istiyorsun. Değil senden önce uyumak, ölmek bile yasakmış bana, böyle dedin.”

Sonuncu not en uzunuydu; yastığının altına bırakılmış mektubun tarihi öldüğü güne aitti. İkiye katlanmış kâğıdı açmadan önce, ev terliklerini bile değiştirmeden dışarı çıktı, bakkala girdiğinde zorlukla “Bir küçük ver,” diyebildi. Karısı bir gün önce ölen bir adam için yüzündeki efkâr, ağlamak üzere olan hâli hiç de garip gelmemişti bakkala.

Eve girdiğinde önce rakısını koydu bardağa, mektubu ve rakı bardağını eline alıp salondaki koltuğa oturdu. Artık Ayla Hanım’ın son sözleriyle yüzleşmeye hazırdı.

“Yüzüne söyleyemediğim her şeyi yazdım Ünal Bey. Küçük kâğıtlara, tarif defterine, porselen tepsinin arkasına, bisküvi kutusunun içine… Bulduğum her yere canım acıdıkça yazdım. Hiç el kaldırmadın bana ama sinirlendiğinde boynunda kabaran o damar, ne zaman heves edip kendime bakmaya kalksam attığın alaycı bakışlar, en ufak bir sitemimde günler süren susmaların, küsmelerin dövmekten beterdi. Dayanmak için içimi küçücük kâğıtlara döktüm. Evlendiğimizden beri her yılın sonunda bir bir yaktım yazdıklarımı. Bazı yıllar notları koyacak yer kalmadı evde. Hiç korkmadım bulmandan. Çorabını bile bulmaktan aciz, mutfaktaki tuzun, şekerin yerini bilmeyen adam, benim notlarımı nasıl bulsun? İki haftadır ilaçlarımı almıyorum, birazdan senin adrenalin iğneni yapacağım kendime. Korkmuyorum, tam tersi neşeliyim ve hayatımda ilk kez adrenalin hissedeceğim için de merak içindeyim. Umarım yazdığım tüm notları bulursun, çoğunun yerini ben bile unuttum. Şimdi beceriksizliğinle, bencilliğinle, kötülüğünle ne yapıyorsan yap.” 

Ünal Bey, mektubu dizine bırakıp elini koltuğun kenarına soktuğu an, boş adrenalin enjektörünü buldu. Kalbi belki de hayatında ilk kez suçlulukla çarpıyordu. O sırada üzerine geçirdiği pantolonun Ayla Hanım’a ait olduğunu fark etti. 

Karısının öldüğü koltukta, üzerinde onun pantolonu, elinde rakısı, allak bullak olmuş aklıyla saatlerce hiç kımıldamadan oturdu. 

Gücünü toplayıp kalkmaya karar verdiğinde karşı duvarda asılı duran düğün fotoğrafına ilişti gözü, camdan yansıyan yüzüne yakından bakmak için doğruldu, ayaklarını sürüye sürüye resme yaklaştı. Karısının yıllardır tahammül ettiği bu adama katlanma sırası şimdi kendisindeydi. 

POPÜLER YAZILAR