Her gün uyandığından farklı uyanır; çiçekleri yaz olsun, kış olsun şarkılarla umutla sulardı. Diğer günlerden ayıran o ince çizgiyi hep, her şeyi düzeltecek o gün diye görürdü. Ne de olsa insan yaşadığı müddetçe hep bir ihtimal vardı, iyiye güzele dair.
Yarın kuracağı sofranın börekleri için yine tam beş farklı harç hazırlamıştı. Herkesin sevdiği börek farklıydı. Kıymalı, patatesli, kabaklı, peynirli ve otlu… Hiçbiri aynı böreği yemiyordu, hatta bir kez kıymalının kokusu fırından çıkmadan kabaklı pişti diye, Arife’nin kıyameti kopmuştu. Çok kor görmüştü ama hiç yanmamış, börek kokusundan burnunun direği kırılmamıştı.
İnsanların şenlikleri, eğlenceleri, kahkahaları sokaklara yayılırken onun kurduğu sofralardan ya şangırtılar gelirdi ya da çığlıklar. Huzursuzluk hep vardı ama o sabah her şey daha şiddetli, daha yakıcı olurdu. Çocuklar alışmıştı, her yıl gelen aynı misafirler de alışmış olsa gerek ki Arife’nin yanaklarını al al eden tokatlara, neredeyse takdir edercesine bakıyorlardı.
Bayram, her tokatta yutkunup kalıyordu. Canı yanıyordu ama abisine dur diyemeyeceği gibi, bir yandan da kızgınlığının tuzağına düşüyordu.
Arife’nin biraz olsun cesaretli olsaydı, böyle olmayacaktı. Karşı gelemez miydi babasına? Gelirdi. Gelmedi. Evlendi. Üstüne iki de çocuk dünyaya getirdi. İnsan biraz olsun direnmez miydi? Direnirdi elbet. Kim direnirdi? Seven, isteyen direnirdi. Direnip de kavuşamamış kim vardı? Toprağın üstünde ya da altında, ne fark ederdi? Hem o zaman kaseye yoğurt dahi koyamayan Çağla ile de evlenmek zorunda kalmazdı. Herkesi aşk evliliği olduğuna ikna ettiği bir hırs evliliğine sürüklenmişti.
Abisini aşamamış, boyundan arda bir kulaç kalmıştı. Senede bir kahvaltı sofrasında buluşuyor, aşkın şiddete karıştığı tabaklardan birkaç lokma alıp kalkıyordu. Gelmese olmaz, gelse acıdan duramaz… Çağlaların sofrasında böyle şeyler yoktu. Sakin, sessiz bir masada oturup yiyip içip kalkıyorlardı. Hani öyle Arife’nin sofrası gibi kalabalık da değildi menü. Ama işte başka bir şeydi onları besleyen ya da abisini doyuramayan şey başkaydı.
İki tarafı dahi aynı ütülenmemiş gömleğini giydiğinde Arife’nin abisini nasıl giydirdiğini düşünür, hem üzülür hem sinirlenirdi. Sonra Çağla’ya bakar, yine sinirlenirdi. Sağa dönüp ayrı, sola dönüp ayrı sinirlenirdi. Onu beklememişti ki Arife, nasıl gelecekti Bayram?
Senede bir de olsa o sofrayı kurmak Arife’ye çiçekler açtırıyor, onu bir kaç saat de olsa görecek olmanın heyecanı yüzünü güldürüyordu. Sonra Çağla’yı düşünüp hüzünleniyordu. Ama ne yapacaktı? Evsiz yurtsuz kalacak hâli yoktu ya çocuğun… Elbet biriyle olacaktı. İşten gelince sıcak yemeği, temiz çamaşırları olmasın mıydı? Kaba bir çocuk değildi, muhakkak paylaşırdı işleri karısıyla. Öyle her şey Çağla’nın üstüne kalmazdı. Arife tek başına idare ediyordu. Allah biliyor ya kimseden yardım da istemiyordu. Tek huzur olsun, o üç ev daha çevirirdi.
Alışmıştı. Kıymalı böreği en son pişiriyordu. İlk kabaklıyı pişiriyor, sonra sırayla devam ediyordu. Soğumuş diye olay çıkmaması için küçük fırında kısık ateşte tutuyordu sofraya oturana kadar. Ama yine bir şey çıkıyordu.
Kendine börek yapmazdı, hangisi kalırsa ondan yerdi Arife. Bir defa kıymalı börek yedi diye suçlu olmuştu. Kardeşine kalmadığını söylese de aslında Arife de Bayram da biliyordu, kavganın altta yatan hakiki sebebini. Ama bilmezden gelip biri böreği, diğeri tokadı yemeye devam etmişti.
Hem biraz daha kalsınlar hem de bir an evvel gitsinler istiyordu. Utanmıyordu çıkan olaylardan, sadece kendine itiraf edemese de Bayram’ın yanında Çağla’yı gördükçe kendine üzülüyordu. Babasının canı pahasına evlenmesini istemesi, onu çaresiz bırakmıştı.
Ne yapacaktı? Ölürse hiç sevemezdi… Hem zaten akla yatacak hâlde değillerdi. Bayram, henüz bahara çıkarken Arife, çoktan kışa geçmişti. Böylesi iyiydi. Doğruydu. Hem o zaman baharını rahat yaşar, yaza yetişirdi. Bir yanda aklı, bir yanda kalbi; aynı sofrada onu her yıl ezip geçiyordu.
Adından belliydi kaderi. Arife bayramdan önceydi…



