Belçika’daki Sambre Nehri, Avrupa’daki diğer nehirler gibi, geçtiği yerlere sakin bir şekilde dokunan, durgun, koyu renkli bir nehirdir. Nehrin bir kıyısında Namur Kalesi’nin gizemli geçmişi gözünüzün önünden geçer. Bir başka kıyısında, hayat mücadelesi veren insanların öyküleri fabrikaların bacalarından tüter. Nehir ketumdur ama bazen bir bakarsınız, içinde gizlenenleri tutamaz, kusmaya başlar.
Bu nehir, on dört yaşındaki bir çocuğun, intihar eden annesinin cansız bedenini de içinde tutmadı. Tutamadı. Çocuk, annesinin cesedinin nehirden çıkarılışına uzaktan tanık oldu. Annesinin ıslanmış elbisesinin bir parçasının, kadının yüzünü örttüğünü gördüğünde gözlerini sımsıkı kapattı. Islak elbise çocuğun da yüzünü, zihnini kapladı. Nehrin soğuk suyunu vücudunda hissetti, ürperdi. Bir anda annesinin sesi kulaklarında çınlamaya başladı. Kocasının, üzerine kilitlediği odanın kapısına yaklaşıp, şefkatlı bir ses tonuyla oğlundan kapıyı açmasını isteyen annesinin sesi… Çocuk bu sefer kulaklarını kapattı. Duymak istemedi. Babasının öfkeli ve kinayeli sesi dalga dalga ulaştı. Kadının kilitli odadan nasıl çıkmış olabileceğini soran sesi… O an çocuğun dudakları mühürlendi. Acısı içinde dondu.
Kadının ölüsü üzerine toprak ve hızla geçen yıllar serpildi. Çocuk büyüdü. Yaşadığı bu travmaya rağmen büyüdü. Yaşadığı bu travmanın sayesinde büyüdü. Resme gönül verdi. Ünlü bir ressam oldu.
Bir kadınla, bir adam resmi çizdi. İkisinin de yüzleri bir örtüyle kaplıydı. Resimdeki yüzü örtülü çiftin üzerine, nehirden çıkarılırken yüzüne ıslak elbisesi yapışan annesinin gölgesinin düştüğünü söylediler.
Bu söylenenleri kabul etmedi, artık bir yetişkin olan çocuk. Özel hayatındaki karmaşayı, travmaları resimlerine yansıtmadığını söyledi. İnanmadılar. “Karanlık sırlar var resimlerinde,” dediler.
“Resimlerim hiçbir şeyi gizlemeyen, görünür imgeler. Gizemi çağrıştırırlar ama hiçbir şey ifade etmezler. Çünkü gizem de hiçbir şey ifade etmez, bilinemez,” diye cevap verdi. Ama ikna edemedi.
Terzi ve kumaş tüccarı olan babasının, birkaç kere intihar girişiminde bulunan karısının psikolojik sorunları ile başa çıkamayınca, onu yatak odasına kilitlediğini hatırlatıp, ressamın da travmalarını zor kullanarak kilitlediğini, bir inkâr duvarının arkasına sığındığını söylediler. Adam “Size ne!” diyemedi. Dediyse de kimse umursamadı. İnsanlar, kendi defolu hayatlarını, yitik hayallerini bir nebze olsun unutabilmek için onun hayatını didik didik etmeyi tercih ettiler. Onun da, kendileri kadar mutsuz olduğunu anlamak içlerini rahatlattı.

Büyüyünce çok ünlü bir ressam olan bu çoçuğun ismi René’ydi, René Magritte. Öyle bir dönemde yaşadı ki, sadece kişisel travmalarla yüzleşmedi. Dünyayı da paralize eden iki dünya savaşı, onun da hayatının üzerinden geçti. Yaşadığı toprakların işgalinin yarattığı yabancılaşma, terk edilmişlik hissi, savaşın neden olduğu fakirlik, korku, açlık René’yi karanlık yollara soktu. Kendi sanatına odaklanamadı. Geçinebilmek için ünlü ressamların eserlerinin kopyalarını çizip, sattı. Sahte banknot basma işine bile bulaştı. René, içinde var olmaya çalıştıkları şimdinin; sıradanlığın ve atom bombasının kokusunu taşıdığını söyledi.
Brüksel’de Kraliyet Güzel Sanatları Akademisi’nde klasik resim eğitimi aldı. Ama okulun dışında, sanat dünyasında, tuvaller üzerinde çok daha asi, çok daha kışkırtıcı başka akımlar can bulmaya başladı. Edebiyatla ve felsefeyle çok haşır neşir olan René’de kendisini, çağdaşın diliyle ifade etmek istedi. Kübizmin geometrik, köşeli anlatımı, Fütürizmin hareketli, akıcı titreşimleri çok çekici geldi. Başarısız sergilerin, hayal kırıklıklarının sonunda yol René’yi Paris’e ve sürrealizm akımına götürdü. Freud, o dönem Avrupa’da rüzgâr gibi esmeye başlamıştı. Freudyen kavramlar havada uçuşuyordu. Bilinç, bilinçdışı, bilinçdışının rüyalar aracılığıyla verdiği mesajlar, ego, süperego…
Sürrealistler derinlere inmek, bilinçdışının kapısını zorlayarak, gerçekten daha gerçek üretimler yapmak istiyorlardı. René de açılan kapıdan girdi. Ama diğer sürrealistlere göre daha farklı ifade etti kendisini… “Günlük nesnelere yüksek sesle çığlık attırmak istiyorum,” diyordu. İllüstrasyonu andıran resimlerinde absürt görünümlü insan figürlerini, melon şapka, elma, örtü gibi nesneleri sık sık kullandı. Kafkaesk bir mesafe yarattı çizgileriyle. Soğuk, absürt, sessiz, suskun… Susarak çok şey söyledi. Ölümünün üzerinden yıllar geçse de, hâlâ çok şey söylüyor.



