Perşembe, Haziran 25, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Veda

Fatma anahtarı yuvasında çevirdi. Açılan kapıyı usulca itti. İçeriye süzüldü. Valizini yere koydu. Hep annesi açardı kapıyı. Valizleri elinden alırdı. “Buyurun, hoş geldiniz,” derdi. Soğuk, kuru, heyecansız. Sanki sabah işe gidip, akşam dönmüşler gibi. Fatma koridorda durdu. Evi kokladı. Annesi özel günlerde hep çullama köfte yapardı. Çok da güzel yapardı. Baktı, yağda kızarmış köfte kokusu aradı. Hiçbir koku yoktu. Ne yemek kokusu ne de bir ses vardı. Hayret, hiçbir duygu yok içimde. Kalbim kaskatı. İçim bomboş. Normal mi? Anne ve babasının ellerini öperdi. Babası çekingen, sevmekten utanır gibi sarılırdı. Annesiyle aralarında hep görünmez bir duvar vardı. Şimdiyse tüm duvarlar bomboş.

Ceketini askıya astı. Ayağına iki numara büyük gelen lacivert terlikleri giydi. Ayaklarına baktı. Parmakları terlikten dışarıya çıkıyordu. Bana ait bir terliğim bile olmadı bu evde, diye iç geçirdi.

Fatma mutfağa girdi. Pembe, iri çiçekli perdeyi açtı. Güneş ışığı loş mutfağa hücum etti. Gözlerini kıstı. Bu perdeyi değiştirmek için ne kadar mücadele etmişti. Annesini ikna edememişti. Balkon kapısını açtı. Kuş sesleri ve bahar mutfağı doldurdu. Balkona uzanan asmanın yaprakları filizlenmeye başlamıştı. Bahçedeki leylaktan yayılan kokuyu içine çekti. Radyonun düğmesini açtı. Zeki Müren’in sesi ruhunu okşadı.

“Şimdi uzaklardasın,

 Gönül hicranla doldu.

 Hiç ayrılamam derken,

 Kavuşmak hayal oldu.”

Fatma sandalyeye çöktü.

“Anne, babam için kabak yemeği yapacağım. Sebze yemesi lazım.”

Fatma buzdolabından çıkardığı kabakları yıkamaya başladı.

“Benim ayakta duracak hâlim yok. Çok yoruldum.”

“Anne, ben yapacağım, sen git uzan biraz.”

“Olmaz, nereye doğrayacaksın, hangi tencereyi kullanacaksın, yağ, salça derken ben ayakta kalacağım.”

“Sana sormadan yaparım, söz.”

“Olmaz dediysem, olmaz.”

Fatma yıkadığı kabakları tekrar buzdolabına koydu. Buzdolabının kapısını sertçe kapattı. Mutfağı kalesi gibiydi. Kimseyi oraya almazdı. Fatma tezgâh üstündeki dolapları açtı. Annesinin bulaşık makinasına koymaya kıyamadığı tabaklar, bardaklar öylece duruyordu. Bulaşık makinesinin kapağını açtı. İlk günkü gibi pırıl pırıldı. Bulaşıkları elde yıkardı. Çok anlatmış, su israfından bahsetmişti ama nafile. Tencerelerin olduğu dolabı açtı. Dolabın altı yoğurt kabı, plastik dondurma kabı, cam kavanozlar ile doluydu.

“Anne şu yoğurt kaplarını atalım, bak saklama kabı aldım sana.”

“Yok, onlar lazım oluyor. Bir yere yiyecek götürürken onları kullanıyorum. Kabın geri gelme derdi olmuyor.”

Mutfaktan çıktı. Annesi ile mücadele edecek gücü kalmadığında da böyle omuzları düşmüş çıkardı mutfaktan. Salona geçti. Çiçeklerin durduğu alan bomboştu. Öksüz kalan çiçeklerini mevlitte gelenlere vermişti. Pembe, mor çiçek açan menekşelerin durduğu sehpanın üzerinde saksı izleri ve kurumuş iki yaprak vardı. Çiçeklerin hepsi ile tek tek ilgilenirdi. Ne ekerse tutardı. Komşularının ölü diye getirdiği çiçekler dirilir, hasta çiçekler canlanırdı. Tüm sevgisini çiçeklere verirdi. Şu devetabanı üç duvarı kapladığı için kimseye verememişti.   Çiçeğin keyfi bozulmasın diye bir pencereyi kullanmıyor, perdesini bile açmıyordu. Kimse çiçeklerine dokunamazdı. Temizliğe kadın geleceği gün, çiçeklerin olduğu alanı kendi siler, süpürürdü. Saksının altına bir plastik leğen ile su koymuştu. Çiçek iyi durumda görünüyordu. Sulama kabını mutfaktan doldurdu. Devetabanını suladı. Odunsu beden bir duvarda, yaprakları başka duvardaydı. Uzayan bitki aşağıya doğru sarkmıştı. Boynunu bükmüş gibi görünüyordu. Annesi olsaydı onları iple bir yerlere bağlardı. Keşke çiçek olsaydım, belki beni severdi, diye düşündü. Devetabanının tozlu yaprakları üzerinde elini gezdirdi. En uçta yeni çıkmakta olan açık yeşil renkteki yaprak rulo gibi kıvrılmıştı. Eliyle taze yaprağı açtı. Yaprağın yumuşacık dokusunu hissetti. Bıraktığında yaprak tekrar kıvrıldı. Hayat devam ediyordu.

Salondan çıktı. Uzun koridoru geçti. Sondaki oda babasının yatak odasıydı. Zatürre olduktan sonra annesi ile odalarını ayırmışlardı. Çok sıkıntılar yaşamıştı. Kalbi daha fazla dayanamadı. Bir yıl içinde vefat etmişti babası. Hastaneden eve geldikleri gün bu odaya girdiğinde yaşadığı şoku hatırladı Fatma.

“Anne bu odanın hâli ne böyle? Her yer koli dolu.”

“Kimseye bir zararları yok, kenarda duruyorlar işte.”

“Anne, üzerleri toz dolu. Babam yeni zatürre geçirdi.”

“Şimdi tozlarını alırım.”

Emine Hanım söylene söylene içerden bez almaya gitti. Geldiğinde Fatma kolileri açmaya başlamıştı bile. Emine Hanım çok sinirlendi.

“Allah aşkına başıma iş çıkarma benim. Elleme o kutuları.”

“Anne, bu kolilerde test kitapları var.” Emine Hanım sinirlenmişti. İki elini yana açarak, “Evet dursun işte kime ne zararları var?” demişti.

“Annecim üniversite ders notlarımız, fotokopiler bunlar. Farkında mısın, ben ve abim emekli olduk. Artık bu kitaplar kimsenin işine yaramaz.”

“Ne yapacaksın?”

“Tabii ki geri dönüşüme vereceğim.”

Emine Hanım elindeki toz bezini avucunda buruşturup, hırsla sıktı.

“Ya abine lazım olan varsa?”

“Bunca yıl lazım olsa alırdı. Ama istersen kitapların fotoğraflarını atarım, lazım mı diye sorarım.” Emine Hanım homurdandı. Elindeki toz bezi ile kolilerin tozunu almaya koyuldu. Fatma kitap kolilerini boşaltmaya başladı. Kitapların fotoğraflarını çekti. Aile grubunda paylaştı.

Fatma bir başka koli açmıştı ki hayretler içinde kaldı.

“Aaa, bu kolide dosyalar var. İnanmıyorum anne, yirmi beş yıl öncesinin ödenmiş elektrik, su, telefon faturaları. Bunları hâlâ saklıyor olamazsın.”

“O zamanlar saklanıyordu. Öyle kalmışlar işte.”

“Bu koli direkt geridönüşüme gidiyor.”

“Aralarında belki işe yarayan bir şey vardır. Ben bir bakayım.”

Emine Hanım dosyaları eline aldı. Hiçbirinin atılmasına gönlü razı değildi. Kâğıtları okşar gibi sayfaları çeviriyor, atmamak için bir sebep bulmaya çalışıyordu.

Fatma başka bir klasörü eline aldı. Sağ alt köşeleri yırtılmış, ödenmiş senetler vardı.

“Üçlü ocağı elli liraya almışsınız. Arkasında üç ayrı tarih var. Demek üç taksitte ödemişsiniz. Senet 1968 yılına ait, vay be.”

Fatma köşede duran koliyi açtı. İçinden eski, çelik gövdeli elektrik süpürgesi çıktı.

“Anne, bozuk bu elektrik süpürgesi, neden saklıyorsun?”

“Yenisi bozulursa tamir ettirir kullanırım. Şimdiki süpürgelerden daha iyi.”

“Allah aşkına anne, bez torbalı süpürge mi kaldı? Bu tamir olsa yine bozulur, vedalaş artık.”

Gözü kapının arkasında duran halıya ilişti.

“Bu halıyı kullanıyor musun?”

“Hayır ama bir gün lazım olur.”

“O zaman bodruma indireyim. Yün halı babama zarar verir.”

“Bodrumda güve yer, kapıcıya vereceğim onu, dursun ben sonra veririm.”

“Şimdi verelim bitsin bu iş.”

Emine Hanım, odanın içinde ileri geri hareket ediyordu. Fatma’nın kesin tavrı karşısında ne yapacağını bilemiyordu. Ağlamaklı bir suratla, ellerini ovuşturuyordu.

“Daha ben ölmeden eşyalarımı atıyorsun.”

“Anne, lütfen, eşya dediğin zamanı geçmiş faturalar, garanti belgeleri, bozuk elektrik süpürgesi, kullanılmayan halı.”

“Onu at, bunu at, beni de atın kurtulun!”

Emine Hanım pes etmiş vaziyette elindeki toz bezini yere fırlattı. Ayaklarını sertçe yere vura vura odadan çıktı. Söylene söylene hırkasını giydi.

“Gözüm bari görmesin,” diyerek kapıyı çarpıp dışarı çıktı. Kapının kapanması ile bina sarsılmıştı.

Annesinin odasına geçti. Sade döşenmiş bir oda. Gömme dolabı açtı. Bir sürü eski kıyafet. Giyilsin, giyilmesin hepsi askıda. Nasıl boşalacak bu ev? Gözü köşede duran sandığa takıldı. Üzerindeki beyaz delik işi örtüyü çekti. Sandığın kapağını açtı. Sandıktan keskin naftalin kokusu odaya yayıldı. Sandığın içinde çiçek işli bohçalar vardı. Bohçaların üzerinde küçük kâğıtlar iğnelenmişti. Annesinin yazısını hemen tanıdı Fatma. Her harf ilkokul fişlerinde olduğu gibi düzgün ve tek tek yazılmıştı. “Torunum Buse, torunum Alper, torunum Gaye.” Sandığın en üstündeki bohçaları kaldırdı. “Oğlum Salih ve kızım Fatma” yazan bohçalar çıktı.

Adı yazılı olan bohçayı çıkardı sandıktan. Kucağına koydu Fatma. Annesinin “Kızım Fatma” yazan harfleri üzerinde gezdirdi elini. “Kızım Fatma” diye tekrar tekrar okudu yazıyı. Kırmızı karanfiller işlenmiş bohçayı yavaşça açtı. Kalbi yerinden fırlayacaktı. İlkokulda giydiği mavi kat kat elbise vardı. Annesi dikmişti. Müzik eşliğinde 23 Nisan’da dans etmişlerdi. İlkokulda giydiği siyah önlük çıktı bohçadan. Beyaz dantel yakasını annesi örmüştü. Bebeklik yelek, zıbın ve patiğini eline aldı. Pembe, örgü yeleği okşadı. Minik ve sevimli patiğin içinde bebek Fatma’yı hayal etti. Tombul yanaklı, yumuk yumuk ayaklı bebek karşısındaymış gibi tebessüm etti. Beyaz mendilin içinde, bir tutam kesik saç vardı. Kestane rengi saça baktı. Küçükken saçları hep kısacıktı. Uzun saçlı arkadaşlarına hep imrenerek bakardı. Keşke saçlarım uzun olsaydı, diye düşündü. Gözlerini kapattı. Annesini kilim desenli divana oturmuş, elinde tarakla hayal etti. Fatma yere oturmuştu. Saçları annesinin kucağındaydı. Annesi kemik tarak ile Fatma’nın saçlarını acıtmadan okşayarak tarıyordu. Arada eğilip, “Acıyor mu kızım?” diye soruyordu. Saçları ortadan ikiye ayırdı. Ayırdığı saçları saç örgüsü yaptı. Örgülerin ucuna beyaz kurdele bağladı. Fatma’nın omuzuna vurarak saç tarama işinin bittiğini bildirdi. Fatma ayağa kalktı. Annesinin elini öptü. Annesi Fatma’ya sevgiyle baktı. Saç örgülerini düzeltti. Yanaklarından öptü.

Fatma’nın gözünden süzülen yaşlar, hızlanan yağmur gibi yanaklarından pıt pıt mendile düşmeye başladı. Tenine değen gözyaşının sıcaklığı bütün vücuduna yayıldı. Kalbinin buzları güneş görmüş gibi erimeye başladı.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Cemile Can
Cemile Can
Ben Cemile Can, 1961 yılında, Afyonkarahisar'da doğdum. İlköğretimimi Ankara'da, orta ve lise tahsilimi İzmir'de tamamladım. Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunuyum. Emekli bankacıyım. Safranbolu'da restorasyonunu tamamladığımız, aile yadigarı tarihi evde yaşıyoruz. Safranbolu'nun tarihi dokusunun korunması, geleneklerin yaşatılması için dernek faaliyetleri ve sosyal sorumluluk projelerinde yer alıyorum. Safranbolu Kadın Ritim Grubu'nun üyesiyim. Edebiyat Atölyelerine katılıyorum. Öykü yazmaya çalışıyorum. Üç öyküm Ses Dergi'nin YouTube kanalında kendi sesimden yayınlandı. Düş Dergisinin Eylül sayısında bir öyküm yer aldı. Evliyim, iki oğlum ve iki gelinim var.

POPÜLER YAZILAR