Hesiodos, sırtüstü uzanmıştı toprağın şefkatli koynuna. Gecenin serinliği tenini ürpertse de sırtındaki ter toprakla buluştuğunda önce ruhu, sonra da bedeni ısınacaktı. Zaten her daim yüzünü güldürmüştü toprak ana; fanusun dışındakilerin aksine. Bazı geceler göğün perdesi açılır ve göksel şölen başlardı. Kutsal bir ritüelmişçesine, hayranlıkla izlerdi Hesiodos dipsiz karanlıktan göz kırpan ışıkları. Toprağın ekim zamanının habercisi belirmişti yine: Pleiades, nam-ı diğer Ülker Yıldızları. Tanrı’nın evrene saçtığı parlak harfler misali sıra sıra dizilmiş, göğü aydınlatıyorlardı. Muhteşem manzarayı dikkatle izlemeye koyuldu. O eşsiz sessizlikte bir süre kaybolduktan sonra, yukarıdan ilahi bir emir almışçasına aniden doğruldu. Onca emekle ektiği, henüz ilk hecesini bile vermemiş kırılgan harf tohumlarını incitmekten çekinerek, dikkatli ama hızlı adımlarla yürümeye başladı.
Burası, uçsuz bucaksız, sınırları görüş mesafesini zorlayan, devasa bir bahçeydi. Dört bir yanını çevreleyen ve göğe merdiven dayamış bir fanusu andıran camdan duvarlarla örülüydü. Hesiodos bu camdan surların ardındaki keşmekeşten uzak, kendi yarattığı dünyasının efendisi olmuştu. Mabedine çekilmiş bir muhafız gibi, sadece bu kutsal sessizliğin içinde rahat nefes alabiliyordu. Bahçenin ötesine geçmeyi bir an olsun düşünmemişti. Çünkü ötesi gerçek dünyaydı; sahip oldukları kelimeleri hoyratça harcayan, karanlıklarda birer gölge misali hayata tutunmaya çalışan, kargaşanın içinde oradan oraya savrulan, kaybolmuş benliklerin gürültülü dünyası. Yaşayamazdı o yerlerde; ruhsuz ve nefessiz kalırdı. Cam duvarından dünyaya baktı; günden kalan müptezel kelimeler, tıpkı rüzgârın sürüklediği çürümüş yapraklar gibi surların dibine yığılmıştı. Hesiodos hepsini titizlikle toplayıp heybesine koydu ve bahçenin orta yerindeki kulübesine doğru yürüdü. Sabah erkenden uyanıp biriktirdiği tohumları ekecekti. Güneş teni kavurmadan evvel, tam zamanında ekip biçmeliydi. Böylece Demeter’in bereketinden faydalanabilirdi.
Söz Simyacısıydı Hesiodos. Her gece bahçe duvarının dibine yığılmış olan, insanlığın değersiz hâle getirdiği tüm dünyevi kelimeleri toplar, kulübesine götürürdü. “Müptezel” olarak adlandırdığı o yıpratılmış kelimelerin harflerini bir bir ayıklardı. Çıkan her harf tohumunu iksirli sularla parlatır, pamuklara sarıp her harfi kendi sandığına koyardı. Kelimelerin can suyu olan iksirleri de kendi elleriyle hazırlardı. Ekim zamanı gelene kadar harf dolu sandıklara gözü gibi bakardı. Vakti geldiğinde sandıklardan seçtiği arınmış harfleri tazecik kelime tohumlarına dönüştürür ve onları toprağın kalbine emanet ederdi.
Kulübeye ulaştığında hemen girişte bulunan kurumuş toprağa hüzünlü gözlerle baktı ve sonra içeri girdi. Kulübenin içi bir atölyeyi andırıyordu. Kapaklarında parlak gümüşten yapılmış harfler bulunan onlarca sandık, odanın kenarlarına itinayla dizilmişti. Duvarın köşesine dayanmış, ağzına kadar bembeyaz pamukla dolu koca bir çuval duruyordu. Her biri ayrı ayrı etiketlenmiş, rengârenk iksir şişeleri karşı duvarı olduğu gibi kaplamış olan rafların üzerine dizilmişti. İksirlerin göz alıcı renkleri ve baş döndürücü kokuları ile ortam oldukça mistik bir havaya bürünmüştü. Odanın ortasındaki büyük tahta masanın üzerine kurumuş bitki demetleri yığılmıştı. Bir de çalışma masası vardı Hesiodos’un; “İşler ve Günler” başlığıyla, henüz tamamlanmamış bir yığın epik şiir taslağı bulunuyordu masanın üzerinde. Gündüz vakitleri ekseriyetle bahçesiyle haşır neşir oluyor, karanlık çöktüğünde ise şair ruhu uyanıyordu.
Heybesindeki müptezel kelimeleri masanın üzerine boca etti. O gece surların dibine yığılmış olan yüzlerce hırpalanmış kelimenin arasından, adalet kelimesini aldı önce eline. Her zaman olduğu gibi çok derin yaralar almış; bencilliğin ve hırsın pası yapışmıştı her bir harfinin üzerine. Pas tutmuş harfleri ayırdı birbirinden. “Denge” iksirinin suyuna batırdığı pamukla dikkatle temizledi onları. Sadakat kelimesini aldı sonra. İnsanların çıkarlarının bittiği yere kadar kullandıkları, ardından ihanetle taçlandırdıkları unutulmaya yüz tutmuş bir kelime hâline gelmişti çoktan. Ne yazık! Sadece “Mühür” iksiri düzeltebilirdi bu durumu. Ayıkladığı harfleri büyük bir titizlikle temizledi. Saflığı zayıflık olarak tanımlayan insanoğlu, Masumiyeti de hor görmeye başlamıştı. Bu kelimenin şifası, “Nefes” iksirinde saklı olan beyaz zambaktı. İksire batırdığı pamukla ovaladı ayırdığı harfleri. En son hakikat kelimesi kalmıştı masanın üzerinde. Harfleri birbirinden ayrılmış, neredeyse kopmak üzerelerdi. Gerçeklerden uzaklaşmış, türlü maskelerle yaşama tutunmaya çalışırken, kendilerine bile yabancılaşmıştı zavallı insancıklar. İtinayla kurtardı harfleri kelimeden. “Öz” iksiriyle yaptı bu kez arındırma seremonisini. İçinde sadece saf, berrak su vardı bu karışımın. Hazırdı tüm harfler. Onları geçici konakları olan harf sandıklarına koyarken, ruhunun ferahlığı suretine yansımıştı. Huzur içinde uykuya daldı.
Gün doğmadan uyandı Hesiodos. Harf tohumlarının ekim zamanı gelmişti. Sandıklarından çıkardığı arınmış harfleri kelimelere dönüştürmek en sevdiği uğraşlardandı. Heybesine doldurdu temiz ve saf kelimeleri. Onlara can suyu olacak iksirleri de sepetine yerleştirdi ve kulübeden çıktı.
Hesiodos önce heybesindeki kelimeleri ekti ve her birini kendi iksiriyle suladı. Sonrasında toplanma zamanı gelmiş olan olgunlaşmış kelimelerin hasadını yaptı. Saatler süren uğraş sonrası taze kelimeleri bir bir savurdu göğe. Kelimeler fanustan çıkıp, birer ışık huzmesi gibi dünyaya doğru süzülürken gururla izledi onları. Bugünkü zaferini de kazanmıştı. Onun savaşı insanoğluyla değil, kelimelerin değersizleştirilip, anlamların yitirilmesiyleydi. Dünya onları kirletirken, o buna izin vermemek için sürekli çabalıyordu. Biliyordu aslında; gönderdiği her kelime bir gün yine kırık dökük geri dönecekti bahçesine. Yine de bıkmadan, usanmadan o müptezel kelimelerin içlerinde saklı olan cevherleri arıyordu her seferinde ve aramaya devam edecekti. Çünkü bunu yapmayı bırakırsa eğer dünya dilsiz kalacaktı. Evinin yolunu tuttu.
Kulübesine vardığında verandanın sol yanında bulunan kuru toprağa ilişti yine gözü. Bahçede bulunan diğer tüm ekili alanlardan farklıydı; daire şeklinde bir arkla çevrelenmişti. Elini kalbinin üzerine koydu, oracığa çömeldi. Hüzünlenmişti yine. Düşen birkaç damla gözyaşıyla sulandı toprak. Belli belirsiz bir şeyler fısıldadı, usulca doğruldu. Seneler önce göçüp gitmiş olan eşi Pandora’dan yadigâr kalmış bir kutu gömülüydü toprağın derinlerinde. O kadim kutunun içinde, Hesiodos’un kadir kıymet bilmeyen insanoğlundan sakındığı tek bir kelime saklıydı: UMUT…
Evrende bulunan umut kelimesi haricindeki pek çok kelime bu bahçeye defalarca kez misafir olmuştu. Hesiodos onun da diğer kelimeler gibi değersizleştirilmesinden ve kirletilmesinden korkuyordu. Pandora’nın Kutusu’nu açıp umudu da tıpkı diğer kelimeler gibi insanlığa sunsaydı, belki de sonsuza kadar peşlerinde taşıyacakları en tatlı yanılsama olacaktı.
Tatlı bir yorgunluk çökmüştü üzerine. Kulübeye girer girmez çalışma masasında duran mumu yaktı. Yazdığı parşömenleri aldı önüne. Tüy kalemini daldırdı mürekkep hokkasının içine. Tüm evren uyumuş olmalıydı; çünkü onun şair ruhu uyanmıştı. Kaleminin mürekkebinden, nicedir ruhunda tutsak kalmış kelime kırıntıları parşömene sızmaya başladı: “…Ey insanoğlu! Fütursuzca yağmaladın en saf sözleri | Üflediğin her cümlede kanattın kelimeleri | Sen müptezel ettikçe kutsal heceleri | Onarıp o cevherleri, göndereceğim sana geri | Kadir kıymet bilmedin, harcadın dilindekileri | Hiç ar etmedin, bir bir kirlettin değerleri | Umuttur onun adı, derinlerde gizlenmeli | Pandora’nın kutusudur kutsal ve ebedî mabedi…”
*Antik Yunan Mitolojisi’nin en önemli ozanlarından Hesiodos’un “İşler ve Günler” adlı eserine ithafen kaleme alınmıştır. Pandora’nın Kutusu Efsanesi, ilk kez bu eserle dünya literatürüne girmiştir.



