Bazı sabahlar yokluk nedir bilmeden uyanıyorum. Yok, yanlış anlaşılmasın. Her şeyim olduğu için değil, “yok” olanların yokluğunu unuttuğum için öyle oluyor.
Mesela saçlarımı tarayım diye elime tarağımı alıp saçıma vuruyorum: Yok.
Giyinmek için soyunuyorum. Sütyeni geçiriyorum sırtıma, bakıyorum içine: Yok.
Canım nasıl sıkkın, “dertleşmem lazım iki satır” diye annemi arıyorum: Yok.
Böyle böyle, yok olanların nereye kaybolduğunu bilmeden yaşıyorum.
Çay suyu kaynasın diye beklerken ocağı başında, parmaklarımı saçlarıma dolayıp düşünüyorum. Boşlukta dönüyor parmağım birkaç tur. Suyun fokurdamasını izliyorum. Yapmam gerekenler var, biliyorum. Yetişmesi gereken bir sürü iş, bırakılması gereken mektuplar, çekilmesi gereken videolar. Önce tavşan kanı bir çay demlemeliyim. Çayım iyidir ama bak. Öyle herkesin demlediği çamur gibi çayları da içemem. Annemden öğrendiğim gibi demliyorum ben. Listeye ekliyorum: iyi çay nasıl demlenir, adım adım tarif yaz. Belki video?
Elime bardağımı alıp televizyonun karşına geçiyorum, bir şey izleyeceğimden de değil, alışkanlıktan oturuyorum kapalı televizyonun karşına. Salonun dağınıklığına bakıyorum gözümün ucuyla. Ne çok kafaya taktın bunları be kadın! Orada bir kitap, burada bir kâğıt; battaniye katlanmamış, oyuncaklar saçılmış, çoraplar tortop fırlatılmış, sehpaya çay damlamış…
Şimdi bunların hiçbiri yok.
Tertemiz.
Kimse girmemiş odaya, kimse hareket etmemiş evde sanki. Ne güzel bir odaydı burası halbuki. Her toz tanesi hayat doluydu. O zamanlar, sızlaya sızlaya hayatımdan çıkmış her şey, şimdinin “yok”ları, ne de güzel dolduruyordu burayı.
Yok. Benim sihirli kelimem: Yok-luk. Yok-sun-luk. Yok-ol-muş-luk. En “yok” olan da zaman. Tam beş ay yirmi üç gün önce, kendimi bir süzgece yatırıp evirip çevirdim. Mademki, dedim elimin tersiyle yüzümü sıvazlayıp, buraya kadarmış yol, hafiflemek lazım; kendimi kalbimin süzgecinden eleye eleye azalttım, ufalttım, “yok”ları ayıklayıp, “olmasın”ları süzüp geriye bilinçten mürekkep bir tortu bıraktım. Aldım elime kalanları, evirip çevirip bencileyin bir şekil verdim. Şimdi onu koyuyorum yokluğun sofrasına her gün.
Velhasıl yoklukla savaşmak zormuş. Pencere önündeki çiçeklerle göz göze oturuyoruz. Onlar benden daha hayat dolu artık. Güneşe gülümsüyorlar. Yeni güne uyanmak için umutları var ne de olsa. Bense solgun, yoklarıma sarınmış, kuş gibi bekliyorum. Ben giderken kendim için bir şeyler yaparım sanıyordum; gitmeden önce oraya git, buraya gel, şunu ye, bunu gör… İçimde ukde kalanları tamamlarım herhalde diye düşündüm. Şimdi sadece kalanlara yanıyorum. “Bir kere de kendine yan be kadın!” diyor içimdeki bencil bazen. Ah, bir bilse! Ben on dört yıl önce, o iki minik nefes yüreğime düşünce başlamışım yanmaya. Kalmamış hiç “ben”cil yanım. İçi tıka basa endişe ve aşkla yoğrulmuş koca bir kalp oldum, İkaros gibi açtım kanatlarımı güneşime doğru, damlaya damlaya eriyorum.



