Her insanın kendi hikâyesi vardır. Bazıları yarım kalmıştır, bazıları ise tamamlanmıştır.
Genç kadın önündeki kutuya bakıp hafifçe gülümsedi. Çocukluk, gençlik anılarına şahitlik eden bu kutu, içinde bir çok sır da barındırıyordu. Yanındaki sehpasında dumanı tüten kahvesinden bir yudum aldı ve arkasına yaslandı. Güç arıyordu o kutuyu açmak için, boğazında oluşan yumruyu, midesindeki krampı göz ardı ediyordu ama bugün o kutuyu açacaktı. Dudaklarını yaladıktan sonra uzandı ve ellerini kutunun üstündeki çıkartmalarda gezdirdi. Dergilerde hediye edilen sevdiği sanatçıların olduğu o çıkartmalar, harçlığını biriktirip aldığı o dergiler… Şimdilerde ise o dergilerin yüzüne bakmıyordu.
“Zaman işte,” diye mırıldanıp kutuyu sonunda açtı. Her şeyi sıraya koymuştu ve en üste dört yıl öncesi vardı. Anılar zihnine doluşurken kurumuş çiçeği eline aldı. Arkadaşı ile birbirine hediye kutusu yapar gönderirlerdi, saatlerce telefonda konuşur, kahkahaları yeri göğü inletirdi.
“Güzeldi,” diye devam etti sonunda. Zihin karmaşık bir bulmaca gibidir, önce güzellikler ardından kötülükler gelir. O kahkahaların yerini arkadaşının onu sürekli asağılaması, bir şey yapamayınca ‘Aptal mısın, salak mısın sen!’ diye bağırmaları ve niceleri… Kalbi anbean soğukken yanına kıvrılan kedisi kendini genç kadına sürtünce, kadın bakışlarını karamel tonlarındaki kedisine çevirdi. Patili dostu nasıl da anlamıştı onu.
Yük müydü onun zihnini kurcalayan, geçmişin izlerinin yarası mıydı, bilmiyordu. Önündekilere baktı ve hoşuna gitmeyen o anıları yırtmaya başladı. Bunlar onun için birer yük olmustu belli ki.
“Keşke,” diye başladı cümlesine.
“Beni bu denli ezmesine izin vermeseydim.” Sayfaların yırtılırken çıkardığı o sesler omuzlarına bindirilmiş o güzelliklerin ardına saklanan birer fırtınaydı aslında. Kötü kötüyü çağır derlerdi de, ne haklılarmış. Çünkü zihni bu sefer en ufak yanlış anlamada onu silen insanları hatırladı ve genç kadın o zamanlar onların peşlerinden de kendisini affetmeleri için koşmuştu.
Genç kadın bu sefer üniversitede edindiği arkadaşların hediyelerini, mektuplarını bulmuştu.
İşte şimdi yüzünde kocaman bir gülümseme yer edinmişti, üniversiteden edindiği sevgili dostunun bir oğlu olmuştu ve o güzel çocuk pesinde ‘Aba, aba,’ diye koşturmasını hatırladı. Bir ay sonra doğum günü vardı, ne almalıydı acaba?
Genç kadın düşünürken asıl meseleye gelmişti şimdi. Lisedeki dostuyla olan anılarına. Öğretmene kalem uzatma yarışlarını, hayallerini ve hayallerini çizdikleri sayfaları, derste yazışmaları ve niceleri. Sahneye ilk çıktığında kötü olduğunu düşünüp o arkadaşının omzunda ağlamıştı. Çalışma hayatına da beraber atılmışlardı.
“Ne güzel zamanlardı ya,” dedi arkasına yaslanırken. Anılarında kaybolurken yüzünde saf bir gülümseme vardı. Hiçbir pişmanlığı yoktu, bu kutuyu açtığı ilk ânın aksine. Liseden sonra da ilkokul yıllarında dostuyla karşılaştı.
Onların arkadaşlığı da bir saç çekmeyle başlamış, bugüne kadar devam etmişti. En zor zamanlarda beraberlerdi, bir merdiven başında oturup konuşur, ağlar ve gülerlerdi. Gözyaşlarının haddi de olmazdı terbiyesi de, çünkü birbirlerinden saklamazlardı. Gözlerinden anlarlardı birbirini. Ve bu iki dostu onun için bambaşkaydı. Çocukluk arkadaşına yazdığı notu bulunca kaşlarını çattı. Ne yazmıştı ki? Heyecanla notu açıp okuduğunda bir kahkaha attı ve telefonuna uzanıp arkadaşını aradı.
“Dostum sana yazdığım notu buldum.”
“Ne yazmışsın ki?”
“Durup dururken kendi kendine gülüyor. Aptal mı anlamadım ama aptal olsa da olmasa da onu seviyorum.” Arkadaşının gülmesiyle başını salladı.
“Vay seni zorba. Hadi gel kahve yapalım.”
“Beş dakikaya oradayım.” Telefonu kapatmış, içini boşalttığı kutuya ve yerdekilere bakmıştı. Belki de yarım hikâyeler yoktu, yarım olan yüklerdi ve o yükleri bıraktığında hikâye de bitiyordu.



