Annenin sesi, evin ritmi…Bir gün bir kanepede birdenbire o ses kesildi.
“Amma tembelsin be kadın! Uyan işte. Dışarda sulaman gereken bir bahçen var. Hani güneş doğmadan değmeli su toprağa? Gücenirdi ya toprak? Solardı ya yemyeşil bitkiler. Her şeyin bir saati vardı hani? Hatırlar mısın biz küçükken ev işleri bitmeden kahvaltı yasaktı. Dört koldan ev işleri bitecek ki yemeği hak edelim. Camlara kadar silinecek, yerler sokağa kadar süpürülecek, bulaşıklar bitecek, toz alınacak… Olurdu saat 11.00. Sofrayı kur, çayı demle, buzluktan ekmeği çıkar. Dünyanın en güzel kahvaltısı olurdu. Hele kışsa ve odun sobamız cayır cayır yanıyorsa salonda. Senin gibi ses çıkarırdı yanan çalı çırpı. Tatlı bir sıcaklık yayar, bir yandan da terletirdi.”
Uyanmıyor. Elini yanağının altına koymuş. Güzel bir şey görmüş rüyasında belli. Gülümsüyor. Rahata mı erdi, ne? Eh, yettiniz artık deyip uyanmamaya mı karar verdi? Yoksa zaten ağır işitiyor kulakları, duymuyor mu? Onca çığlık… “Uyan!”
Ev soğumuş. Soba yanmıyor. Çalı çırpı da susmuş. Tıpkı onun gibi. Evin kalbi kadın. Onun da mı kalbi durdu.
“Kalp masajı yapın.”
Cevap vermiyor. Eve kalp masajı… Kim yapacak? Evin de kalbi durdu. Sesler yabancı hep. Onun sesi dışında.
Gözlerimiz kapalı, uyur gibi yaparken o süpürge sesi, ben kalktım uyanma vaktiniz geldi, derdi. Çok erkense daha, bir de uğurlanmışsa evin erkeği işe kapıların dikkatli kapanması; biraz daha uyuyabilirsiniz hatta uyanıp ayağıma dolanmayın, demekti. Mutfakta suyla sohbetini duyardık. Kötü bir rüya görmüşse dua okur gibi, fısıltı gibi bir sesle. Gözlerimiz kapalı, uyur gibi yaparken, mutlu mu bugün, diye düşünürdük. Günümüzün rengi öyle belli olacak. Mavi mi, yeşil mi?
Evde ölüm sessizliği… Biri mi öldü? Günün rengi ne? Siyah mı?
“Kalkmadın, inat ettin. Senin yaptığın gibi kapıları mı çarpalım uyanman için? Yoksa vır vır konuşalım mı temizlik yaparken? Hadi kurtuldun bahçe sulamaktan, yağmur yağıyor şarıl şarıl. Gök delindi sanki. Gökyüzü dudaklarının renginde. Mosmor…
Kalkamadın, balkonu su basacak, ıslanacak kerevet. Pamuklarını yeni dövdün yastıkların. Başkaları rahat yaslansın diye. Onca insanı doyurduğun mangal su doldu. Ayy! Kömürler aktı yerlere simsiyah. Çamaşır suyu da çıkarmaz bak o lekeleri. Nasıl yakacaksın şimdi sobayı? Odunlar hep ıslak… Hangi gazete arşivi yeter sobayı tutuşturmaya? Sen değil miydin, ‘Çok su kullanmayın, günah,’ diyen? Çok ağlarsak günah mı? Gözyaşlarımızın faturası var mı?”
Ev soğumuş. “Hep ben mi yakacağım şu mereti,” diye bağırsana. “Öğrenin, her şeyi öğrenin… Ekmek yapmayı, yemek yapmayı, temizlik yapmayı, tasarruf yapmayı, … Hep kitap mı okunur?” desene. “Asıl okul bu, yaşadığınız ev,” desene. “Ben bırakır gidersem kalırsınız lök gibi. İzlediğiniz filmler mi doyuracak sizi, okuduğunuz romanlar yıkayacak çamaşırlarınızı, öyle mi?” desene… Eline terliği alıp uzun menzilli fırlatsana üstümüze. Sonra isabet edince övünüp kendinle kahkahalar atsana.
Saçların defne sabunu kokuyor. Sarı çiçekli eşarbın da… En son lavaboda elinle çitileyivermişsin. Sobanın sıcağında kurutuvermişsin.
“Senin de mi için kurudu? Sobanın yanına uzandın diye. Tatlı mı geldi çalı çırpının sesi? Karşı kanepede sevdiklerin… Güven mi duydun? Onun için rahat gidebilirim mi diye düşündün?”
Bir sürü kadın dolmuş etraf. Herkes senin için gelmiş.
“Ne güzeldi dünkü dolmalar, eline sağlık.”
“Afiyet olsun. Çocuklar gelemedi, onlara bir sürü börek yaptım, dondurucuda. Kömbeleri hâlâ ararlar geldiklerinde. Elbise dolabının en altında. Cimriliğimden mi saklıyorum, misafir gelince çayın yanında ne koyarım hepsini yerlerse? Dolapta yemek var. Hatta bir hafta yeter. Tohumlar var, onları birisi alsın. Ben ekemedim. Keşke ayırabilseydim yorgan, çarşaf… Hoş onlar artık eski model, istemezler. Her şey elyaf… Bakır leğenlerim, çok kıymetli… Kızlara verin. Keşke gelebilselerdi. Ne yapsınlar, onlar da haklı. Ameliyat olacakmış büyük kız, nasıl gelsin? Söz verdi beni yanına alacak, nasip değilmiş.”
En çok balkonda soğan doğrarken şarkı söylerdin. “Ağlamak ayıp mıydı? Neden hep soğana atardın suçu? ‘Gözlerimi yaşarttı…’ diye?”
Senin ağzını yerim ben, bu zamana kadar nerelerdeydin sen?
“Peki sen nerelerdeydin? Bir sevdiğin oldu mu hiç? Genç kızlığında hangi şarkıları severdin? Aynanın karşısında saçlarını tararken nasıl bir hayat düşlerdin? Beyaz bir ev mi, sadece kendi çocukların mı, bahçeli kocaman bir ev mi? Sonra bir gün, evli ve çocuklu bir adamla evlendin. Sana ne dediler? ‘İyi ettin. Hayır işledin. Cennetliksin.’
Peki ya bu dünya? Daha yirmili yaşlarında, başkalarının annesi olmaya razı mıydın gerçekten? Bir çocuğun ateşini düşürürken kendi ateşinin söndüğünü fark ettin mi hiç? Herkes sana fedakâr dediğinde, içinden bir yer “Ben ne zaman yaşayacağım?” diye sordu mu hiç?
Bir gözün mavi, bir gözün yeşildi. Sen hangi renktin? Doğurmadan anne oldun. Başkalarının anılarında yer edindin ama kendi gençliğin nerede kaldı? Bahçeyi sularken, çamaşır asarken, kömbeleri dolabın dibine saklarken hangi hayallerini usulca katlayıp kaldırdın?
Cenneti vaat ettiler sana. İyi kadın dediler, sabırlı kadın dediler, eli bereketli kadın dediler. Ama kimse çıkıp da “Sen mutlu musun?” diye sormadı. Razı mıydın bu hayata? Cennete gitmek için üstelik. Burada cehennemi yaşamaya?
Şimdi gözlerin kapalı. Biri mavi, biri yeşil… Kimse göremez artık. Sesin birkaç video kaydında kaldı; gülümseyen bir tını gibi.
Birazdan yatağa kalkarım diye uzandığın kanepe ne kadar rahattı değil mi? Yanağın avucunun içinde. Mosmor dudakların hafifçe gülümsüyor. Defne kokulu saçların yastığa dökülmüş. Sarı çiçekli yazman teninin kokusunu çekmiş.”
Soba sönmüş. Evin ritmi bozulmuş.



