Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Sığ Sular

Ya yazmalıydım ya da bir iki kadeh bir şeyler içmeliydim. Ancak o şekilde kurtulabilirdim bu kasvetten.

İnsan en kötü anında en iyi bildiği şeye sarılırmış. Ben de tam olarak öyle yapmıştım.

Fonda Ümmü Gülsüm’ün kadifemsi sesi yankılanıyordu.

Arap baharının ortası, kız çocuklarının şarkı söylemelerinin günah kabul edildiği zamanlar…

Babası tarafından erkek giysileri giydirilip komşularına ve yakın köylere götürülerek ilahiler, kasideler ve Kuran okuyan Ümmü Gülsüm.

“Enta Omri,” diyordu. “Sen, benim ömrümsün.”

Bir an için düşündüm, her şey o kadar da kötü sayılmazdı…

Az kişinin bildiği ücra bir balıkçıda oturuyorduk. O, hafif çakırkeyif olmuş, sigara üstüne sigara yakıyor, tabağın içine giren saçlarıyla mücadele ediyordu. Ben, anladığınız üzere hem yazmaya hem de içmeye karar vermiştim.

İnsanın kafası ne kadar doluysa kadehi de o kadar dolu oluyormuş meğer. Bir süre sonra şeşi beş görmeye başladığımız dünyayı kurtaramamıştık belki ama birbirimizin hayatını kurtarmıştık bu akşam, bu masada.

Tuvalete gitmek için kalkmıştım.

“Yapraklara bas,” dedi, “yaprakların hışırtısı çok hoş olur bu mevsimde.”

Onu bu yüzden seviyordum. Aslında onu sevmemi sağlayan binlerce sebep arasında en geçerlisi buydu. Her şeye rağmen unutmuyordu. Ne yaşanırsa yaşansın, başımıza ne gelirse gelsin hatırlıyor, hatırlatıyordu; her şeyin aslında o kadar da kötü olmadığını.

Tuvaletten döndüğümde onu, garsonla giriştiği hararetli tartışmanın içinde bulmuştum, 

“Evet verdiğiniz kadehle bir şişe şarabı bitirmiş olabilirim. Hayır canım! Tabii ki yeni fark etmedim! Siz bilin diye söylüyorum. Ben şu saatten sonra avucuma döküp oradan da içerim! Lakin el hakikat! Şarap, bu kadehle içilmez!”

Garson çocuk, lakin el hakikat cümlesinden sonra afallamış, cümlenin başını unutmuştu belli ki. Bir bahane bulup ortamdan hızlıca sıvıştı.

Şarabı avucuna döküp içtiğini canlandırdım gözümde. Güldüm. Komik kadındı vesselam! Aniden gözlerini üzerime dikti ve çok mantıklı bir soru soracakmış gibi yüzüme baktı.

“Sence geçmiş hayatında neydin?”

“Neydin derken?”

“Canım, yani insanlar hep fantastik şeyler düşler ya; prenstim, savaşçıydım, keşiştim de bilmem ne.” Bir sigara yaktı, “Ben diyorum ki, neydin? Yani belki bir toz zerresiydin koskoca dünyada. Belki bir çamur tanesi. Belki de eşeğin…”

“Abartma istersen!” 

“Tabii hiç böyle hayal etmedin, değil mi?”

Hayatımızdaki gerçekler bu denli esaslı ve hazmetmesi zorken, hayallerimizde fantastik şeyler düşlemek, kendimizi koyabildiğimiz kadar yukarılara koymak hakkımızdı. Niye toz zerresi olacakmışım ki. Peh!

Aramızda olanlara içip, aramızdan ayrılanlara sövdükten sonra hava almak için dışarı çıkmıştık.

O, deniz kenarına oturmuş, kadehinde kalan şarabını içmek için ağzını bulmaya çalışıyordu. Ben, masada kalan ekmekleri martılara atıyordum birer birer.

Tanımadığım iki kadın da bana eşlik ediyordu. Yan yana dizilmiştik denizin kenarında, ip gibi.

Böyle olurdu bu işler. İki kadehten sonra Dünya’da senden başka canlıların da yaşadığını hatırlar, hassaslaşır, onları da düşünmeye başlarsın!

Kadınlardan geniş kalçalı olan, daracık eteğinin içerisinde cüretkâr şekilde bir öne bir arkaya eğilerek; sanki ekmeği atmıyor da martının ağzına hafifçe bırakıyor gibiydi. Rüzgâr her estiğinde gıdıklanıyormuşçasına gerdanını kırıtıyor, ekmeği her bırakışında attığı cilveli kahkahası martıların çığlıklarına karışıyordu…

Diğeri, daha sade giyinmiş olan; saçlarını ensesinde düzenli bir topuzla toplamıştı. Konu ne olursa olsun belli ki görev bilinciyle yaklaşıyordu. Ekmeği martıya sanki ona bir görev ataması yapıyormuş gibi veriyor, martı görevini yerine getirip ekmeği kaptığında gururla başını geriye doğru atıyordu.

Ben, üşüyen ellerimi kazağımın içine saklamaya çalışıyor sonra birkaç saniyeliğine çıkarıp ekmeği denize atıyor, tekrar ısıtmak için kazağımın içine geri sokuyordum. Balık bilmezse halik bilir neticede…

“Bakın şimdi nasıl savaş çıkarıyorum,” dedi cilveli olan.

Elindeki koca ekmeği denize fırlatırken yine sanki biri onu öpmüş de gıdıklanmış gibi gerdanını büktü.

Birden üşüştü tüm martılar ekmeğin üzerine. Çığlıkları kadının kahkahalarına karıştı.

Bazıları bir çırpıda böldü, parçaladı ekmeği. Geride kalanlar seyretti.

Hayat da böyle değil miydi? Savaş çıkarmayı pek seviyordu bazılarımız. Sonra da uzaktan seyrediyordu. Cabbar olan, erken davranan ekmeği kapıyor, geride kalan seyrediyordu.

Oysaki uyanık olanların etrafında dönmemeliydi Dünya. Hepimizin hakkıydı bir lokma ekmek. Savaşmamıza gerek olmamalıydı onun için, savaş çıkarmamıza da!

Tüm bu düşünceler beynimin içinde yankılanırken bir gözümle de onu kontrol ediyordum. Henüz denize düşmemişti fakat ağlamasına bakılırsa dibe vurmuştu yine…

Gidip yanına oturdum. Savaş bitmişti, martılar ve kadınlar gitmiş biz yine baş başa kalmıştık.

Kıyıya vurmuş ölü balıkları gösterdi bana.

“İntihar mı etmişler acaba?”

“Sanmıyorum. Haydi gel, içeri girelim. Üşüdüm,” diyerek ayağa kalktım. Onu da kolundan tutarak kaldırmaya çalıştım ama hâlâ gözü balıklardaydı.

“Kıyıya vurmuşlar…” dedi burnunu koluna silerken.

Benden beklediği tepkiyi göremeyince de ayağını sürüye sürüye çaresiz, takıldı peşime.

Böyleydik işte! Dedim ya, birkaç kadehten sonra Dünya’da bizden başka canlıların da yaşadığını hatırlar, üzülürdük!

“Ağlama artık,” diyerek yüzüne yapışan saçlarını düzelttim.

Konuyu değiştirmek için ilk aklıma geleni söyledim.

“En son ne zaman dalgaların sesini dinledin diye sormuştun ya bana?”

Kafasını salladı çocuk gibi.

“Dalgaları dinliyorum iyi, hoş da en son ne zaman kendi iç sesimi dinledim onu hiç bilmiyorum.”

Sustuk ikimizde. Sustuk çünkü; her şeyin aslında o kadar da kötü olmadığını hatırlatacak üçüncü bir kişi yoktu yanımızda.

Sığlarda yaşıyorduk hep, sığ sularda yüzüyor, derinlere dalmaktan çekiniyorduk.

Kıyıya vurmuş ölü balıklara üzülüyorduk iç geçirerek, daha derinlerdeki kayıpları hiç bilmeyerek…

Melis Dağdelen
Melis Dağdelen
1989 İstanbul doğumluyum. 2020 Temmuz ayında, doğup büyüdüğüm şehir olan İstanbul’dan ayrılarak Bodrum’ a yerleştim. Dört yıl Bodrum’da yaşadıktan sonra 2024 Temmuz ayında evlendikten sonra hayatıma Karadağ’da devam ediyorum. Hayat bir yolculuk ve bu yolculuğu, düzenimi bozmaktan hiç korkmadan her seferinde yeniden başlayarak özgürce sürdürmeye çalışıyorum. Hikayelerimi yazarken yaşadığım, gezdiğim, gördüğüm yerlerden ve tanıştığım insanlardan ilham alıyorum. Bazen dinlediğim bir şarkı bazen gördüğüm bir manzara hayal dünyamda bambaşka kapılar açabiliyor. Kalıpların dışına çıkmaktan korkmayanlara selamlar,

POPÜLER YAZILAR