Bırakın,
O tozları,
Çöksün…
Birden Ceylan gözlerini kapattı. Uzaklara daldı…Yılların gerisinde kalmış, acıyla örülmüş o karanlık günlere. Sonra usulca gözlerini açtı.
“Bırak o tozlar çöksün… Çökerken de iyice düşün. Kendini acının girdabına kaptırma. Üzülme…”
Bunu kendine defalarca söylemişti. Belkide yüzlerce kez…Belki de her sabah yeniden. Etrafı sessizlik kaplamıştı. Sessizliğin içinde ağır bir hüzün vardı. Ceylan’ın ise kalbi paramparçaydı.
Bir bebek, doğar…
Bir baba, ölür.
Bir anne, ölür.
Bir kardeş, ölür.
Bir evlat, ölür.
Bir arkadaş, ölür.
Bir sevgili, ölür.
Sonunda, herkes ölür.
Hayat, bazen bir nefes kadar hafif; bazen de bir dağ kadar ağırdır. O hafifliği hissetmez, ama o dağın altında eziliriz.
İnsan, hiç beklemediği bir felaketin ortasında kalınca, sanki gökyüzünde bir bomba patlar. Önce kulakları sağır eden bir gürültü yükselir, ardından da her yeri gri bir toz bulutu kaplar. O an ne görebilirsin, ne de düşünebilirsin. Sadece altında ezildiğini hissedersin.
Tozlar uzun süre havada asılı kalır. Yere düşmemek için direnir gibidirler. Savaş verirler.
Sonra ağır ağır çökerler. Birbirlerinin üzerine… Katman katman…
Ve zamanla küçücük tozlar, insanın omuzlarına çöken koca bir dağa dönüşür.
Ne kadar üflersen üfle… Dağılmazlar. Dağılamazlar!
İşte Ceylan’ın içinde birikenler de böyleydi. Ceylan, yorgundu. Bitkindi. Yüzündeki her çizgi, yaşanmış bir hatıranın izi gibiydi.
Hele sol gözünün yanındaki yara izi…Sanki yüzüne vurulmuş sessiz bir mühürdü. Bazen aynaya baktığında, estetik yaptırıp, o izi tamamen sildirmeyi düşünürdü. Sonra vazgeçerdi. Çünkü bilirdi… İnsan tenindeki yarayı silebilir ama ruhundakini asla. Sağ başparmağıyla yara izine usulca dokundu. Gözleri doldu. Ve yine uzaklara gitti…
O güne…
……
Evden neşeyle çıkmışlardı. Piknik sepeti, sandalyeler, battaniyeler…Hepsi arabanın bagajına büyük bir heyecanla yerleştirilmişti. Yüzlerinden gülümseme hiç eksik olmuyordu. Böylesine güneşli günleri kaçırmazlardı. Ailece geçirilen birkaç saat bile, onlara koca bir mutluluk gibi gelirdi. Yol boyunca şarkılar söylediler. Tatlı sohbetler ettiler. Kahkahalar arabanın içine sığmıyordu.
Sonra…
Aniden…
Bir anda, karanlık çöktü. Ceylan nerede olduğunu anlayamadı. Kulaklarında sadece acı dolu çığlıklar vardı.
Ardından… Korkunç bir sessizlik.Ve havada savrulan gri tozlar…
Etrafında neler oluyordu?
Anlayamıyordu.
Göremiyordu.
Her yer kapkaranlıktı.
……
Gözlerini günler sonra, mavi duvarlı bir hastane odasında açtı. Acı gerçekler, tek tek üzerine bırakıldı. Kullandığı araca, karşı yönden gelen kamyonet çarpmıştı.
Kaza…
Sadece bu, bir kazadan ibaret değildi.
İki küçücük yavrusu…
Annesi…
Ve kamyon şoförü…
Hiçbiri hayatta değildi.
Ceylan’ın içinden bir çığlık yükseldi. Ama sesi çıkmadı.
Ağlamak istedi. Ağlayamadı. Odanın içinde ölüm sessizliği dolaşıyordu. Boğazına düğümlenen acı, nefes almasına bile izin vermiyordu. İki damla yaş, süzüldü gözlerinden. Derin bir iç çekti. Sonra yeniden gözlerini kapattı. Uyanmak istemiyordu! Sanki sonsuz karanlığı olan bir tünelin içine yürüyordu. Vücudundaki her kemik, acı ile sızlıyordu.
Kaburgaları…
Sağ kolu…
Sağ bacağı…
Kırılmışlardı.
Kıpırdayamıyordu. Ama bedenindeki acı, ruhundaki acının yanında neredeyse hiç kalıyordu.
Suçu neydi? O sadece, dikkatli araba kullanıyordu. Yine de kendini affedemiyordu. Faciayı önleyememişti. Dört insan ölmüştü.
Peki ya kendisi?
Neden yaşıyordu? Neden hayatta kalan, o, olmuştu?
Yaşamak… Gerçekten yaşamak, bu muydu?
Bu yükün altında nasıl doğrulacaktı? Hayata yeniden nasıl tutunacaktı?
Bilmiyordu. Hiç bilemiyordu.
……
Etrafında, onu gerçekten anlayan kimse yoktu. Kimse içindeki savaşı göremiyordu.
Kalabalıkların ortasında bile, yalnızdı. Yapayalnızdı…
……
Başımızdan geçen büyük acılar da zamanla toza benzer. Önce gökyüzünü kaplarlar. Sonra, yavaş yavaş çökerler. Bazen yağan bir yağmur, o tozları çamura dönüştürür. Bazen sert bir rüzgâr savurur onları, oraya buraya…..
İnsan, geçti sanır. Ama geçmez.
Bir süre sonra, o tozlar yeniden çöker. Eski acıların üzerine de, yeni acılar eklenir.
Toz, tozun üstüne birikir.
Ve geriye kalan o izler… Hiçbir zaman tamamen silinmez.
Çünkü her toz, biraz daha derine iner.
Ve sonunda… Tozlar dağılmaz, sadece içimize çöker.



