Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Birgün Döneceğim

Niyazi, çisil çisil yağan yağmurun toprakla birleşen yoğun kokusunu içine çekerek yürüyordu.

Gittiğinde bu yol asfalt değil, toprak bir patikaydı. O zaman köyden uzaklaşırken adımları hızlıydı; şimdi ise sanki geri geri gidiyormuş gibi yavaş, temkinliydi. Her adımında geçmiş biraz daha önüne çıkıyordu.

Yol boyunca değişen köye baktı. Bir zamanlar toprak sıvalı, ahşap evlerin bulunduğu yerlerde şimdi betonarme, modern villa tipli yapılar vardı. Tanıdığı sokakların içinde yabancılık çekiyordu.

Değişmeyen tek şey, köyde halkevi denilen yapıydı. Bakımlıydı, ama aynıydı.

Kapının önündeki tahta sandalyelerde oturan adamlara yaklaşırken fötr şapkasını eline aldı.

“Selamünaleyküm efendiler.”

“Aleykümselam bey!”

Köylülerden en yaşlısı dikkatle yüzüne baktı.

“Hayırdır bey, kimlerdensin?”

“Şefik Ağa’nın torunu Niyazi’yim.”

Bir sessizlik oldu.

“Hoş geldin oğul. Biz seni köye bir daha dönmeyecek diye duymuştuk.”

Niyazi hafifçe gülümsedi.

“Öyleydi… Ama dönmek de varmış nasipte.”

İçlerinden biri söze karıştı.

“Ben Deli Yusuf’un oğlu Cemal. Köyün muhtarıyım.”

Muhtarın yüzüne biraz daha dikkatli baktı. Belleğinin perdeleri aralanır gibi oldu. Okul sırasının en önünde oturan, sümsük görünüşlü ama çalışkan o oğlanı hatırladı. Dudaklarının kenarı yarım bir gülümsemeyle kıvrıldı.

“Buyur otur. Yorgunsundur ağam. Köye yayan geldin. Bir ayranımızı iç.”

Niyazi elini kalbinin üzerine koydu.

“Ağalık mı kaldı? Son ağa babamdı. Şimdi herkes ağa.”

Biraz sustu.

“Bizim konağın anahtarı sende mi, muhtar?”

“Yok beyim. Emminin oğlu Ziya’nın çocuklarında.”

Niyazi konağın önüne geldiğinde uzun süre olduğu yerde durdu.

Pencerelerin demir parmaklıkları arasına güvercinler yuva yapmıştı. Çatının üzerinde kocaman bir leylek yuvası vardı. Leylek yavruları kanat çırpıyordu.

Camların üzerindeki kir öylesine kalındı ki bilmeyen, onların cam olduğunu bile anlayamazdı.

Konak yılların tozunu taşıyordu.

Ama bahçe…

Bahçe neşeliydi.

Meyve ağaçları hâlâ meyve veriyordu. Aslan heykellerinin çevrelediği yapay havuzun etrafında demirden, beyaz işlemeli sandalyeler duruyordu. Köşedeki ekmek fırını ağzı açık, sanki yıllardır geleni geçeni izliyordu.

Niyazi bahçede ilerlerken, arka taraftan Ziya’nın çocuklarının evine açılan kapıyı gördü. İki kez vurdu.

Kapıyı açan genç, kulaklarının arkasına ve alnına düşen saçları hafifçe kırlaşmış, yüzü Niyazi’ye benzeyen bir adamdı. Bir an birbirlerine baktılar.

Genç, sanki dili tutulmuş gibi durdu.

“Amca… Sonunda geldin mi?”

Bu karşılama Niyazi’nin ağzını açık bıraktı.

“Rahmetli babama çok benziyorsun amca.”

Niyazi, genç adamın yüzüne baktı.

Çocukluğunda Ziya ile kendisini ikiz sanırlardı. Ziya sağır olduğu için onu yüzlerindeki benzerlikten anlayamaz, duymamasından tanırlardı.

Niyazi’nin gözlerinin önünden Ziya’yla eski anıları  flu, bir film şeridi gibi geçti. Bedeni ısındı.

“Ben konağın anahtarını alayım. Akşam görüşürüz.”

Konağın önünde yeniden durdu.

Burnuna gelen kokular bedenine acı olarak dönüyordu. Boğazında bir yumru vardı. Yutkunmak güçleşmişti.

Kapıya çıkan sağlı sollu yedi basamaklı merdivene baktı.

Karşısında görkemli, iki kanatlı büyük bir kapı duruyordu. Büyük turunçtan yapılmış aslan pençesi biçimindeki tokmak hâlâ yerindeydi. Diğer kanatta; büyükçe oyulmuş, dikenleri belirgin, kırmızı açmış gülleri ve yeşil yaprakları olan bir motif vardı.

Güller solmuştu.

Dikenler hâlâ duruyordu.

Niyazi uzun uzun baktı.

Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyor, gözleri nemleniyordu.

Bahçe tarafından kullanılan merdivene değil, yıllardır kimsenin ayak basmadığı merdivene yöneldi. Ağır ağır çıktı. Anahtarı, sanki büyülü filmlerdeki gibi yavaşça çevirdi.

Kapının iki kanadı içeri doğru açıldı. Kanatlardan biri arkaya doğru düştü; bahçe tarafındaki çivisi hâlâ yerindeydi. Kapının açılmasıyla içeriden iki güvercin birden havalandı. Niyazi’nin bedeni irkildi. Bir an korkuyla durdu, sonra içeri girdi.

Sağlı sollu beş odanın kapıları kapalıydı. Girişte mutfağın kapısı açıktı. Her şey yerli yerindeydi. Kulağına uzaktan gelen konuşmalar karışık bir uğultu gibi geliyordu. Örümcek ağları tereklerin her yerini sarmıştı. Büyük kazanlar en altta, bırakıldığı yerde duruyordu.

Alttaki tuvaletin kapısı açıktı. Camı yarıya kadar kırılmıştı. Güvercinler orayı yuva yapmıştı. Yuvada yumurtalar vardı.

Oda kapılarının yanında asılı duran fotoğrafların yüzleri tamamen tozla kapanmıştı. Niyazi baktıkça, kim olduklarını bildiği hâlde hatırlamakta zorlanıyordu.

Sonra sesler geldi. Kokular. Uzaklardan, yavaş yavaş belleğine doğru yürüyen hayat parçaları…

Merdivenlerden ağır ağır çıktı. Üst katta da aynı manzara vardı. Kapalı odalar, tozlanmış fotoğraflar, örümcek ağları… Fakat ayağını bastığı yerlerde, aşağıdaki kadar toz yoktu. Çıkma balkona geldi.

Burası eskiden kahve içilen, dedesinin nargile içip enfiye kullandığı, hikâyelerin anlatıldığı yerdi. Niyazi bir süre orada durdu.

Hemen yan taraftaki odanın kapısına geldiğinde elleri titremeye başladı. Anahtarı zorlanarak çevirdi. Kapı açıldı. İçeriden mis gibi bir koku yayıldı. Pencere açıktı. Bahçedeki çiçeklerin kokusu odayı dolduruyordu. Oda tertemizdi.

Niyazi içeri girdi. Bavulunu bıraktı. Üzerini değiştirdi. Askıda duran örgü kazağı eline aldı. 

Arkasını döndüğünde gözleri bir fotoğrafa takıldı. Ziya’yla birlikte harmanda güreşirken birbirlerinin omzuna kollarını attıkları bir fotoğraftı bu. Temizdi. Duvara asılmıştı. Yatak yeni yapılmış gibiydi. Niyazi hiçbir şey söylemeden odadan çıktı. Konaktan da çıktı.

Ayakları onu Kayabaşı’na doğru götürüyordu. İtiraz etmeden bedeninin söylediklerini izledi. Seyirlik Tepesi’ne ulaştı. Bir taşın üzerine oturdu. Bütün ovayı izledi. Ve hatırladı. Annesini, babasını, köyü neden reddettiğini…

O bir ağa oğluydu. Okuyacak, geri dönecek, köyün başına geçecekti. Ama köylülerden zalimce alınan toprakların farkındaydı. Asla ağa olmayacaktı. Bey olacaktı. Şehirli olacak, orada yaşayacaktı. Üniversiteyi bitirdi. Kendisini çok seven varlıklı bir kızla evlendi. Yıllarca üniversitede ders verdi, profesör oldu. Ama ailesini de köylülerini de bir daha hiç görmedi. Çocuklarına bile köyden söz etmedi. Yıllar sonra, eşine ailesinin olduğunu anlattı. Eşi onu ikna etti. Çocuklarına sürpriz olsun diye hiçbir şey söylemeden, tatil bahanesiyle birlikte köye doğru yola çıktılar.

Ama yolda büyük bir kaza oldu. Ailesindeki herkesi kaybetti. Niyazi uzun süre hastanede yattı. İyileştikten sonra köye geldi. Ailenin en son çocuğu olarak yalnızca kendisi hayatta kalmıştı. Oysa Ziya…

Ziya gitmiş, üç oğul bırakmıştı. Nesil, amcası üzerinden devam edecekti.

Niyazi Seyirlik Tepesi’nden inerken tombul, elma yanaklı, mavi gözlü, elinde bakraç taşıyan bir kadınla karşılaştı. Göz göze geldiler. Kadının gözleri buğulandı. Bakraca bakarak yanından geçti. Niyazi birkaç adım attıktan sonra durdu. Kadının kokusu yabancı değildi. İçinde bir ürperti oluştu. Uzak yollardan gelen bir anıyı, hayal meyal hatırlar gibi oldu. Ama emin olamadı.

Kavaklığa doğru yürüdü. Kavaklığın içine girerken, hayaliyle gerçek arasında bir kızın hızla oradan uzaklaştığını görür gibi oldu. Kalbi küt küt atıyordu. Yürüdü. Ayakları yine bir ağacın önünde durdu. Ağacın gövdesinde çakıyla kazınmış birkaç kelime vardı.

Bir gün döneceğim ve seni alacağım.

Niyazi ağaca dokundu. Liseyi bitirdiği yıl son kez gelmişti köye. Şükriye’yi gördüğünde kalbi yine böyle küt küt atmıştı. Birlikte gezer, sohbet ederlerdi..

İlginç olan, Ziya da Şükriye’ye sevdalıydı. Hiçbiri diğerine söylememişti. Niyazi’nin üniversite için büyük şehre gitmesine iki gün kala, bu ağacın altında birbirlerinin olmuşlardı. Gideceği güne kadar iki kere daha buluştular. Sonra Niyazi gitti. Şükriye, onun gidişinden sonra bedenindeki değişiklikleri fark etti. Ne yapacağını bilemedi. Deli danalar gibi dolaştı. Bir ara ellerini göğe kaldırıp, “Allah’ım, sen benim aklıma mukayyet ol,” dedi.

Sonra aklına gelen şeyi yapmak için yaylaya, ağıla gitti. Ziya’yı buldu. El kol hareketleriyle konuştular. O gece yaylada kalacağını söyledi. Akşam ateş yaktılar. Ateşin etrafında dolaştılar. Sonra tahtadan yapılmış yayla evine girdiler. O gece Şükriye, Ziya’nın koynuna girdi. Birlikte oldular. Ziya ailesine Şükriye’yi istediğini söyledi. Düğün yaptılar. Sekiz ay sonra bir çocukları oldu.

Ziya titrek sesiyle, Şükriye’ye Niyazi’nin geri dönmeyeceğini, bir mektup yazdığını, köyden kimsenin onun yanına gitmesini istemediğini anlattı. Şükriye yine de umudunu tamamen kesmedi. 

Sonra iki çocukları daha oldu. Üç çocuk… Üç oğul. Şükriye yıllarca her gün Seyirlik Tepesi’ne gitti. Oradan kavaklığa uğradı, sonra evine döndü.

Çocukları büyüdü. Büyükşehirde yaşamaya başladılar. Bir türlü annelerini yanlarına götüremediler.

Niyazi akşam eve döndüğünde kapıda ilk oğulla karşılaştı.

“Amca, hadi akşam yemeğini birlikte yiyelim.”

Niyazi kabul etti. Ziya’nın evine girdiğinde yine Ziya’yla çekilmiş fotoğrafını gördü. Fotoğraf büyütülmüş, evin başköşesine asılmıştı. Sonra amcası, yengesi, Ziya’nın eşi gelinlik ile çekilmiş düğün fotoğrafı… 

Niyazi’nin yüzü kıpkırmızı oldu. Belleği birden hızlandı. İçi kavruldu. Yavaşça koltuğa oturdu. Genç bunu fark etti. “Su vereyim mi amca?”

Niyazi başını salladı.Genç birden gülümsedi. “Babam sizi güreşte hep yenermiş. Size ‘süt çocuğu’ diyormuş. Kırılgan bir yapınız varmış.”

Niyazi anlatılanları çok uzaktan duyuyordu. Tam kalkmaya yeltenirken Şükriye elinde tencereyle içeri girdi. Niyazi başını kaldırmadı. Tencereden yayılan koku bütün evi doldurdu. Niyazi’nin en sevdiği yemek… Ellerinin titrediğini hissederek yemeğini yedi. Ağladı ağlayacaktı. Diğer iki genç de geldi. Arka arkaya sorular sordular. Niyazi hakkında çok şey biliyorlardı. Babalarının anlattığı Niyazi’yi tanıyorlardı. Onlar on sekiz yaşına kadar olan Niyazi’yi tanıyordu. Karşılarında oturan ise yetmiş sekiz yaşında bir ihtiyardı.

Gençler anlattıkça Niyazi’nin belleğinden uzak, silik bir hayat yürüyordu. Birçok şeyi hatırlamıyordu. Ama sesler, kokular, yüzler… Hepsi bir yerlerden geliyordu. Şükriye doğrudan sordu.

“Evlendin mi?”

Niyazi başını eğdi.

“Evet.”

Sonra hayatını anlattı. Anlattıkça Şükriye büyüdü. Gözlerinin önünden yıllar geçti. Niyazi bir ara, “Benim soyum kurudu. Ama bundan sonra amcamın soyu devam edecek. Ne mutlu Ziya’ya…” dedi.

Şükriye haykırmak istedi. Hayır! Soyun kurumadı, demek istedi. Ama kelimeler ağzından çıkmadı. O da bunu kalbinin derinliklerinde bir yere gömmüş, çıkarmak istemiyordu.

Niyazi’ye üç ay, bir yıl gibi gelmişti. Üç ay içinde, üç kardeş konağın restorasyonunu tamamladı. Amcalarına yemek vermek için gittiler. Konaktaki tozlu fotoğraflar temizlenmiş, yüzler yeniden ortaya çıkmıştı. Soylar görünür olmuştu. Artık gitme vakti gelmişti.

Gençler annelerinin gelmeyeceğinden o kadar emindiler ki, ona “Bizimle geliyor musun?” diye sormamışlardı bile. Sabah kalktıklarında Şükriye’nin bavulunu hazırlayıp kapının yanına koyduğunu gördüler. Şükriye elbisesini giymiş, çocuklarını bekliyordu.

“Hadi, gidiyoruz.”

Üçü de şaşırdı. En büyük oğul bavulunu aldı. Bavulun içinde, Niyazi’nin yıllar önce giydiği örgü kazak vardı. Şükriye hiçbir şey söylemedi. Üçü birlikte kapıdan çıktılar. Çisil çisil yağmur yağıyordu. Toprak, yıllardır sakladığı kokuyu yeniden havaya bırakıyordu. Arabaya doğru yürürlerken, üçü de aynı anda derin bir nefes aldı. Kol kola girmişler anneleriyle birlikte.

“Ne güzel kokuyor toprak…”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Gül Canca
Gül Canca
15 Mart 1963’te doğdum. Hayat bana zamanla birçok kimlik verdi: Çocuk, öğrenci, çalışan, eş, anne… Uzun yıllar sekreter olarak çalıştım, emekli oldum. Şimdi ise bütün bu yılların biriktirdiği hayatı ve insan hikâyelerini yazıya dönüştürmek için yazar kimliğine hazırlanıyorum.

POPÜLER YAZILAR