Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Koltuğun Altındaki Hakikat

Bugün evime temizlik için dünyalar tatlısı, Temel Reis’in Safinaz’ından biraz daha zayıf ama bir o kadar da zarif bir hanımefendi geldi. Onun için ilk söyleyebileceğim, oldukça erkenci biri olduğu. Aynı annem.

Kör karanlıkta, kendi deyimiyle “erinen” geldi. İçeri girerken heyecan içindeydi; kadın işine resmen âşık. Bir özelliği ise kesinlikle susmaması.

“Çivit Güç şişesini ver abla.”

“Pembe bez…”

“Sarı bezi yıkar mısın?”

“İyi yıkamamışsın.”

“Hadi, şimdi tekrar Çivit Güç…”

“Duvardaki resimdeki genç kız, sen misin? Güzelmişsin ablacım. Çerçeven de amma tozlu…”

Tozlu bir ben?.. Sahi öyle miyim? Bilmiyorum.

Ama bildiğim, Safinazcığım inanılmaz. Zıp salonda, zıp banyoda. Titiz ve hızlı.

Öyle ki balkonda cam silerken bir bakıyorum, mutfak dolabının üstüne uçuvermiş. Annem de böyleydi, hep tepelerde gezerdi.

“Dikkatli ol!” diye bağırdım ama tınlamadı beni. O yukarıda bir Olimpos tanrısı, ben aşağıda fani bir kul. Talimat üstüne talimat: “Çivit gücü uzat abla, pembe bezi ver abla…”

Evin rakımı en yüksek yeri, en pis yeriydi sanırım. Zira artık karaya ayak basması, hayal mi yoksa, diye endişeleniyordum ki yere zıplayıverdi ve aniden, mutfağın orta yerinde mermer kadar cansız ve donuk, dikildi kaldı. Aman Allah’ım dedim içimden, kadın bozuldu.

Meğer düşünüyormuş. Tekrar hareket etmeye başladığında, üst çekmeceden eline orta ölçekli bir bıçak aldı.

“Yukarıda kazımam gereken yerler var abla…”

Bir başım döndü, tansiyonum da düştü sanki.

“Biraz daha sivri uçlu bir şey var mı acaba?”

Yoktu. Vardı da yoktu. İçimdeki çaresiz ev kadını, “Deldirir miyim hiç canım mutfağımı ben sana,” diyerek söylendi.

Düşünüyorum da biz kadınlar, temizliği bazen bir savaş, bazen de dua gibi yapıyoruz değil mi? Şu an, Safinaz’ınki savaştı. Annem olsa o bıçağı elinden nazikçe alır, “Eşyanın canı acıtılarak temizlik yapılmaz kızım, deterjanın sabrı öğretilir tezgâha,” derdi; yıllar önce, ben pilav tenceresine yapışmış pirinç ve kuş üzümlerini bıçaklarken söylediği gibi. O gün irademin, en zorlu günlerinden biriydi; hiç unutmadım. Zeytinyağlı biber dolması kokusuyla mutfakta şov yapıyor, sağ kroşe nane, sol kroşe karabiber beni nakavt etmeye çalışıyordu.

İki gün sonra canım arkadaşımın nişanı vardı ve ben gençlik aklımla, iki kilo fazlalığı hayatın en felaket trajedisi zanneden bir masumiyetteydim. O elbiseye sığmak mı, yoksa porselen bir tabak da enfes iki adet dolma mı? Ne amansız bir pazarlıkmış meğer…

Temizlik yaparken aniden annemin efsane dolmasını ve maalesef boşanan arkadaşımın o nişanını hatırlamam da neydi şimdi? Buğulanan gözlerim su sızdırmadan neyse ki imdadıma Safinaz yetişti.

Sokak kapısını göstererek, “Bu kapının her yeri lekeli ablacım,” dedi. “Anladım, hep ellerinizi sürüyorsunuz siz!”

Yok canım, biz aslında yerçekimine başkaldırıp amuda kalkıyor, kapıları ayaklarımızla açıyoruz. Diyemedim tabii. Var gücüyle kapının üstünü ovalıyordu. Bir yandan da “Kurtarılmış bölge burası,” diyerek kendi kendine söyleniyordu. “Bu kire Çivit Güç ne yapsın?”

Oysa dört buçuk numara gözlüklerimle aylardır oralar bana pırıl pırıl görünüyordu. Ne yanılsama ama. Ben algılarımın karmaşasında debelenirken, Safinaz salona geçip duvarın önünde uslu uslu duran bej koltuğumu tuttuğu gibi kendine çekti.

Hayatımın dönüm noktasıydı diyebilirim; medeniyetimin çöküş anı.

“Abla…”

Sessizlik.

“Bu ne?”

Eğildim, baktım.

Hakikaten, “Bu ne?”

“Resmen pislik içinde oturuyormuşsun!”

O an utancımdan yer yarılsaydı içine girecektim. Ama yer yarılmadı; sadece kızardım. Yok itiraf ediyorum, kızarmaktan biraz daha fazlasıydı… Boynum büküldü. Özsaygım iliklerime kadar titredi. Koltuğun altındaki o bir avuç yığın sadece toz değil, kusursuz sandığım hayatımın koca bir yalan olduğunun aynasıydı.

Allah’tan yerdeki o felaketi, annemden önce Safinaz görmüştü.

“Çok utandım,” dedim.

Hiç istifini bozmadı. “Utan diye söylemedim,” dedi. “Biz olmasak bunlarla beraber yaşıyorsunuz. Onu anla diye söyledim.”

Yemin ederim Safinazcığım aşağılamıyordu; beni eğitiyordu kendince.

O bir şeyler daha mırıldanırken, az önce aralanmış zaman tünelinden kardeşimin ve benim, bayram temizliği başlığı altındaki uygulamalı eğitim günlerimiz doldu zihnime. Yine koltukları çekerdik ama az önceki görüntü hiç olmazdı. Annem, Safinaz’dan daha fazla atom karıncaydı. Duvar kâğıtları istediği kadar temiz değilse hiç üşenmez söker, yenilerini yapıştırırdı; bir ustadan farksız, milimetrik çalışırdı. Soba boruları silinir, süpürgeliklerden kartonpiyerin sanatsal dehlizlerine kadar her yer temizlenirdi. Keskin bakışlı otoriter anneciğim hiçbir tozu affetmezdi.

O otoriterlik aklıma gelince nasıl olduysa patronluk damarım devreye girdi, zorla kahve molası verdirdim. Birazcık dertleştik de. Arabesk film tadında, çok klişe bir hikâyesi var Safinaz’ın. Bir gün işten eve erken geliyor, henüz taksitlerinin dahi bitmediği yatağında eşi olacak haysiyetsizi başka bir kadınla yakalıyor. Üstelik tanıdığı biriyle. O anlatırken kader mi daha kahpe yoksa o şerefsiz ikili mi, bilemedim. Ama helalleşmiş derdiyle canım kadın, aslanlar gibi tek başına hayatla mücadele ediyor.

Siliyor. Parlatıyor. Üç adım geri çekiliyor. Başını hafif yana eğip bir sanat eleştirmeni edasıyla eserini inceliyor. En son pırıl pırıl parlayan boy aynasına bakarken beni yanına çağırdı.

“Abla gel, bak. Olmuş mu?”

“Harika olmuş,” dedim. “Bir tanesin.”

“Yok… Denedim seni. Olmamış.”

“Haydaaa…”

Gülümsedim. Belki de hayatta hiç kimseye “olmamış” diyemeyen bizler azız ve asıl eksik olan da bu. O an, mevcut hâlimi sevdiğimi anladım. Hatta Safinaz’ın temizliği sevdiği kadar çok. Ona kir dayanmaz biliyorum; ne var ki o ihanet ikilisinin lekeli karakteri, Çivit Güç’ün dahi haddini aşıyor. Oysa insanlığın tozla olan kadim mücadelesinde tek kişilik cephe açan inanılmaz değerli biri Safinaz. Kahramanım benim.

Ve o kahraman az önce gitti; ben hâlâ evi yerleştiriyorum. Giderken ödev de verdi.  

“Bir sonraki gelişime kütüphaneyi toparlarsın artık. Ne çok kitap var, toz yatağı bunlar.”

“Fazlalıkları at ablacım. Bu kadar resim; hepsine bakmaya ömrün yetmez.”

Günün sonunda beni sevdiğini, hatta Temizlik Akademisi’nin hazırlık sınıfına zor bela kabul ettiğini bile söyleyebilirim. Annem duysa ne kızar. “Ben seni böyle mi yetiştirdim? Şimdiye profesör olmalıydın,” der.

Ah canım annem! Bir sonraki gelişine sözlü sınavım var; Kütüphane Mimarisi ve Toz Yönetimi’nden çakmaktan korkuyorum. Bütün fotoğrafları kutusundan çıkarıp albümlere dizeceğim, tozlananları kuruya yakın nemli bezle sileceğim.

Ama o tozlar var ya; yalnızca kullanılmayanın değil, yaşanmış olanın da sessiz tanıkları değil mi? Ancak gel de Safinaz’ıma anlat.

Günlüğüme bu satırları yazarken hâlâ pert vaziyetteyim. Edebiyatın o kadar sevdiği, “tozlu hatıralar” ile koltuğun altındaki somut gerçeklik arasında koskoca bir Çivit Güç meselesi olduğunu artık biliyorum. Ama hiçbir renk güç annemin sesini, kardeşimle kıkırdayarak yaptığımız bayram kazınmalarımızı, çocukluğumun kokusunu ruhumdan silemez; bunu da çok iyi biliyorum.

Evet farkındayım, duvara asılı on yedi yaşımı çerçeveleyen gümüş, gerçekten de ışıldamıyor. Havadaki bir şeylerle tepkimeye girmiş belli ki. Yine de gözlerimdeki ışıltı camdan dışarı taşıyor. Yaş aldıkça değişiyor insan. Değişmeyense çerçevedeki gülümsemem.

O günü hatırlıyorum…

Her anıyı, unutulmaya bırakılan tozlar gibi kovalamak ne zor.

Bu ruh hâliyle, on altı yaşımda arkadaşlarımın armağanı, “Kitap okuyan kız” bibloma gözlerimin takılması normal. Anlamadığım yüzümün durduk yere ıslanması…

En mutlu olduğum doğum günümdü… 

Her toz alışımda, altında kalan hayatı da siliyor mu acaba yıllar?

Bir de yitirdiklerim var. Boş odalar… Kalbimi çok acıtıyor onlar. 

Dünya ise bunlardan habersiz, yörüngesinde dönmeye devam ediyor.

Duvardaki genç kızın fotoğrafı solgun da olsa, pırıl pırıl parlasa da…

Hatta koltuğun altındaki toza dahi aldırmıyor canım dünyam; kendi hâlinde dönüp duruyor.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
İlknur Yaylımateş
İlknur Yaylımateş
Telekomünikasyon sektöründe otuz bir yıl çalıştı. Ardından, yönünü edebiyata çevirdi. Kalemi, hüzün ile tebessüm arasındaki ince çizgide dolaşan öyküler yazıyor. “Biraz Gerçek, Çokça Hayaldi” adlı öykü kitabının dört yazarından biridir. Aşkın ve sırların derin gölgelerine uzanan bir yolculuk sunan ilk romanı “Son Nefese Kadar”, 2026 yılında raflardaki yerini almıştır. Evli ve bir çocuk annesidir.

POPÜLER YAZILAR