Cumartesi, Nisan 18, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Sadakat: İnsan Olmanın Sınavı

İnsan kelimesi dilimize, Arapça insān kelimesinden geçmiştir.

En yaygın ve kabul gören görüşe göre insān, “unutmak” anlamına gelen nisyān kökünden türemiştir. Bu anlama göre insan, unutan varlık demektir.

İkinci yorum ise insān kelimesini ünsiyet köküne bağlar. Bu durumda insan; yakınlık kuran, ilişki kuran, birlikte var olan anlamını taşır.

Bu iki kök birlikte düşünüldüğünde, “insan” kelimesi güçlü bir çelişkiyi barındırır:

Unutur ama vicdan sahibidir. Bağlanır ama sadakatsiz olabilir.

Bu nedenle insan sabit değil, doğası gereği kırılgan bir varlıktır. Sadakat, vicdan ve etik gibi kavramların insan için bu kadar ağır olmasının sebebi de budur.

İnsan mükemmel olduğu için değil, eksik olduğu için bu kavramlara muhtaçtır.

İnsan yalnızca bildiklerini değil, hissettiklerini de unutur. Mutsuzken mutluluğu; kırılmışken kendi kırdıklarını… Sadakatsizlikle karşılaştığında ise, kendi sadakatsizliğini. Zaten hissettiklerini unutmasa, aynısını başkasına nasıl yaşatabilir?

Peki sadakat kime gösterilir? Bir insana mı, bir fikre mi?

Bu soruyu kendime sorduğumda, derinlerden bir ses yükseldi. Uzun zamandır suskun ama hiç yabancı olmayan bir ses: “Sadakat, kendine olur,” dedi. 

Kendi değerlerine. Kendi sınırlarına. Kendi vicdanına.

Çünkü insan kendine saygı duymadan başkasına saygı duyamaz. Kendine merhamet etmeyen, başkasına merhametli davranamaz. Bir çocuğa insan olmaya yaraşır bir yerden bakmadan, ondan insanlık bekleyemeyiz.

Sadakatsizlik çoğu zaman bir başkasına yapılmaz. Sadakatsizlik, insanın kendi karakterinde açtığı bir çatlağın adıdır.

Bazen şartlar zorlar, bazen insanlar, bazen de nefsimiz. Ama sadece bedenen bir yerde kalmak, ruhunu çoktan çekip gitmişken, sadakat midir gerçekten? Yoksa ertelenmiş bir vedanın, yalanla kılık değiştirmiş hâli mi?

Birini sevmeden; ona üzülerek, iki kişinin sevgisini yalan şemsiyesinin altında kendine toplayarak, olayları vicdan süzgecinden geçirmeden, kendine göre yorumlayarak yaşayamayız. Bu yalanı kendimize “merhamet”, “sevgi” ya da “zamanın ruhu” diye satamayız.

Bu, saygısızlıktır. Bu, kibirdir. Ve kibir, büyük günahtır.

Oysa çocukken böyle değildik. Canımız sıkıldığında söyler, oyunu bırakır ve giderdik. Ne geride kalanlara borç hissederdik ne gideceğimiz yeri sorgulardık ne de tekrar oyuna alınıp alınmayacağımızı.

Büyümek, insan için unutmak oldu.

Dürüstlüğümüzü, “Millet ne der?” düşüncesinin tohumlarıyla değiştirdik. Bu tohumlar büyüdü; bazılarımız için bir yalan pazarına dönüştü. Bu pazarda hem hasar aldık hem de hasar verdik.

Oysa insan olduğumuz gerçeğini hatırlasak, insan olmanın basitliğiyle barışsak, hayatın ahengine yeniden kolayca karışabiliriz.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Aylin Yıldız Boğaz
Aylin Yıldız Boğaz
15 Ekim 1987’de İstanbul’da doğdu. Uludağ Üniversitesi mezunudur. Kurumsal hayatta çalışmaktadır. Yaşamını eşi, iki kedisi ve bir çocuğuyla paylaşmaktadır. Yalnızca kendisi için yazdığı metinleri, ilk kez bu platformda okurla buluşturmaktadır.

POPÜLER YAZILAR