Caddeyi baştan başa geçmek ne zor iş şimdi. Omuzum düşük bir kere benim. Gelemem artık zor işlere. Burama kadar da çabuk gelir. Burası küçük yer, bir sürü tanıdık vardır şimdi. Hiç işim yokmuş gibi tanıdık biriyle karşılaşıp muhabbet et bir de. Gören bir gözle karşılaşsam keşke, sessiz bir yerde hiçbir şey sormadan otursak yalnızca. Bilmem belki bağırırım belki de ağlarım.
“Yorulduk!”
“Bu kim? Kim bağırdı? Çekemem kardeşim bir başkasının isyanını. Hanginiz duyuyor benim isyanımı? Sen mesela… Evet sen! Çocuk arabasıyla gezen hanımefendi. Siz görebiliyor musunuz isyan etme ihtiyacımı? Peki sen? Ah, senin zaten dünya umurunda değil be abi! Dünyaya ahkâm kesen bakışlarla hallolmuyor. Gençler, ne kadar güzel yaşlardasınız! Mutlu musunuz birlikte vakit geçirmekten? Daha bunun kıymetini bilmiyorsunuz, bir de beni göreceksiniz. Dede gençlerin giysilerini inceleyip dedikodu yapacağına “Mutlular mı?’’ diye düşünsene.
“Yorulduk!’’
“Kim bağırdı yine! Ne gereği var caddeyi inletmenin? Yanımdaymış bir de!”
“Yorulduk!’’
“Tamam durdum dinlen!”
“Susarsan dinleneceğim zaten. Seni asla yarı yolda bırakmam!’’
“Kesin öyledir. Sen önce, ilk kurduğun cümle ile ikinci cümlenin alakasızlığına bakar mısın? Sen kim, beni yarı yolda bırakmak kim zaten! Sapın elimde, ben nereye gidersem oraya gideceksin. Sen dedin, ‘Gel, tut sapımdan, gidelim,’’ diye. Şimdi beni bırakmaya hakkın yok. Dur çocuğum, yavaş, ayakların ezilecek! Eziyordun çocuğun ayaklarını. Dikkatli olmayı ne zaman öğreneceksin? Çiçeğe dikkat!”
“Yorulduk!”
“Kendi adına konuş. Ben sana dikkat et diyorum, sen bana ne diyorsun! Hani gülüyordun, ne ara yorulup oflamaya başladın? Üstelik sen heveslendirdin beni bu yola çıkmaya. Ah! Pardon çukuru görmedim. Tekerinde bir şey olmadı değil mi?”
“Yorulduk! Az kalsın kırılıyordu. Hâlâ canım acıyor.”
“Özür dilerim. Çukurlara karşı hassas olduğunu bilmiyordum. Keşke bunu önceden bilseydim. Bundan sonra dikkat ederim. Çukurlara rağmen seninle yola devam edip etmeyeceğimi bilmiyorum ama etmek istiyorum. Yolumuzda ne kadar çukur var, onu bilmem gerekir.
“Önemli değil. Çukurlara rağmen devam edebiliriz. Dikkatli olursak canım acımaz.’’
“Tamam, olur, devam edelim yolumuza. Şu kaldırıma geçmem. Baksana üzerine bir sürü taş var. Üstelik kaldırım kurumadan önce kaldırımın üzerinde yürümüşler. Zor olacak sanki bu yolculuk. Daha da yol var.
“Yok, az kaldı, bak şurası. Şu tuğlalı, eski eve doğru kafanı uzat, daha rahat göreceksin sonunu.’’
“Bir dakika, bir dakika! Sen, ‘Yorulduk!’ demiyorsun artık. Bir sorun yok değil mi?”
“Yok, yok, bir sorun yok. Hadi devam edelim.’’
“Var gibi duruyor ama neyse. Zaten az kaldı. Şu saksıya da çarpmadan döndük mü, şuradan tamam. Oh! Çarpmadım. Geldik. Muavin Bey, çarpmadan ve tekerleğine dikkat ederek koyarsanız sevinirim. Hadi bakalım bir şey olmadan yerleştin yerine. Şimdi sıra keyifli bir yolculuk.”
“Benim yolda tekerleğim çok acıdı. Ben gelmiyorum. İniyorum.’’
“Ama canının acıdığının söylemedin bana. Çukursuz yerlerden geçirdim seni. Şuan tüm yolculuğumuzu boşa çıkardın sen. Keşke köşedeki saksıya çarpsaydım seni. O zaman haklı çıkardın söylediklerinde.”
“Diğer bavullar, ‘Tekerleklerin eskimiş,’ dedi.’’
“Onlara değil, geçtiğimiz çukursuz yollara güvenecektin. Gidebilirsin. İstediğin saksıya çarpabilirsin artık. Çünkü; yoruldum!”
“Önce ben dedim yoruldum diye.’’
“Yok canım bir tek sen mi yorulacaksın? Ben yorulduğum için yönümü, ayaklarımı otogara çevirdim. Şimdi sus ve yerine yerleş bakalım. Muavin Bey, aman dikkat edin! Şurası daha geniş buraya koyun lütfen! Rahatsın değil mi?”
“Rahatım, endişelenme. Hadi geç, yerine otur. İkimiz için de dinlenme vakti.’’
“Tamam geçiyorum otobüse. Kafam cama vururken hayatta attığım adımlarımı düşüneceğim. Kaç kere düştüğümü sayacağım. Düşerken aldığım yaraları deşeceğim. Kalkabildiklerim için kendimi tebrik edeceğim. Başaramadıklarım için ise kızacağım. İyi yolculuklar.”
“Bunlar için mekân olarak otobüsü seçmen muhteşem! Sana da iyi kendini adımlamalar!”



