Perşembe, Haziran 25, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Çim Adam

Annemin saksılarında nedendir bilinmez, çim kendiliğinden çıkardı. Paslı demirin üzerindeki yamuk çiviler eğreti dururdu.

“Joseph, gel de şu saksıyı değiştirelim.”

Annem sıkışmış vidalardan saksıyı arındırmaya çalışırken bir ucundan tutuyordum. İnce, uzun elleriyle tuttuğu tornavida avuçlarında kayboluyordu. Ne iri kadın ama! Çivilerden biri hareket etti. Pastan ziyade etrafını saran saç gibi ince bir tel vardı.

“Ne bu?”

“Bilmiyorum Joseph. Saça benziyor.”

“Anne, yeşil saç olmaz ki!”

Annem cevap vermeyip ince teli eline aldı, kokladı. Burnunu yakmış gibi yüzünü ekşitti. Midesi bulanır gibi öğürmeyle karışık öksürdü.

“Ben de bakayım.”

“Hayır, elinde eldiven bile yok.”

“Ama anne…”

“Hayır dedim!”

Tiksinerek çivilerle saç telini kenara bıraktı. Dar, dikdörtgen saksıyı yere indirdik. Saksının ağırlığından kollarımın kasıldığını hissedebiliyordum. Annem dizlerinin üstünde durmuş, saksıdaki toprağa endişeyle bakıyordu. Yüzünde anlamlandıramadığım bir şey vardı.

“Anne ne oldu?”

“Hiç…”

“…”

Elindeki eldivenin yırtığını fark etti. Toprağa çıplak eliyle dokunmak istemiyordu. Bodrum katında eldivenin yedeği vardı.

“Joseph, bodrumdan eldivenimi getir.”

“Anne…”

“Kaç yaşına geldin artık, getir şu eldiveni!”

Beni saksıyla baş başa bırakmak istemiyordu. Yaramazlığımın ne boyutta olduğunu en iyi annem bilirdi. Kasabanın delisi Morgan’ın küçük bez çantasındaki toprağı çaldığım için bana ne kadar kızdığını hâlâ hatırlarım. Bir adam neden yanında toprak taşır ki? Ve en tuhafı da onu gizlice yediğini biliyorum. Bol eşofmanın paçalarını yukarı kaldırarak bodrumun yolunu tuttum.

Kapının detaylarındaki beyaz tahtalar, tıpkı sürgü kısmı gibi eskimişti. Gömleğimin kollarını sıvadım ve sürgüyü sola çektim. Orta parmağım bembeyaz oldu. Sürgünün klik sesi bodrum boyunca yankılandı. Çim adam kesinlikle uyandı… Derin bir nefes aldım ve tutabildiğim kadar tutarak aşağı inmeye başladım. Beşinci basamakta biten merdivenlerle ben de nefesimi yavaşça bırakabilecektim.

Beşinci basamağa geldiğimde ayağımda bir soğukluk hissettim. Islak toprak kokusu genzimi yaktı. Etrafa baktığımda topraktan yeni çıkan minik yeşil tomurcuklar gördüm. Duvarı, hatta tavanı sarmıştı. Tepedeki ampulün etrafı, tıpkı çiviye sarılmış olan yeşil saç teliyle kaplanmıştı. Annem bodrumun bu hâle geldiğini biliyor muydu?

Bodrumun ince uzun dikdörtgen penceresinde bir karartı hareket ediyordu. Buğulu camın ardındaki şekil net görünmüyordu. Pencereye doğru yaklaşıp ağzım açık bakarken sağ tarafta duvar çıkıntısı hafifçe oynadı. Eldiven tam o çıkıntının altındaydı. Pencerenin ardındaki karaltıdan gözlerimi duvar çıkıntısına sabitledim. Kalbimin sesi bodrum boyunca duyuluyordu. Çıkıntıdan hareket gelmeyince titreyen ellerimle eldiveni aldım. Arkamı dönmeden geri geri yürümeye başladım. Bir anda koşarsam düşebilir veya çim adamı uyandırabilirdim. Çoraplarımın ıslaklığı ayaklarımı uyuşturmuştu. Gözümü o noktadan ayırmadan usul usul basamağa kadar ilerledim.

Tam o anda çıtırdayan ses bodrumun sessizliğini bozdu. Basmaktan özellikle kaçındığım dal parçası çorabımı delerek ayağımın altında kırılmıştı. Ampul hafifçe yandı ve pencere önündeki karartı cama yapıştı. Korkudan titriyordum ve bütün gücümle haykırarak merdivenleri çıkmaya başladım.

“Joseph! Tanrı aşkına! Bütün evi ayağa kaldırdın!”

“Anne… o…”

“Üstünün hâli ne! Çabuk çoraplarını çıkart.”

“Anne…”

“Joseph, ayağına ne oldu?”

Annem kaygıyla bana sarıldı ve birlikte yere oturduk. Ter içindeki yüzümü elinin tersiyle sildi ve çoraplarımı çıkarttı. Dal, ayağımda küçük bir yarık açmıştı. Çorabımın ıslaklığı ve çamuru tabanıma kadar yayılmıştı. Annem ayaklarımı sıktı, ısıtmaya çalıştı. Başımı göğsüne yasladım ve kapanmamış bodrum kapısına baktım. Çim adam henüz eve çıkmanın bir yolunu bulamamıştı.

“Seni duşa sokmalıyım.”

“Anne…”

“Eldivenler için teşekkür ederim ama gerek kalmadı. Morgan geldi. Heyecanla saksıya baktı. Onu mutlu etmek için saksıyı verdim. Sadece…”

Annemin cümlesini tamamlaması için bekledim. Gözlerini bodrumun karanlığına dikmiş, derin düşüncelere dalmıştı. Gözlerindeki irisin arkasında sanki bir anı kıpırdanıyordu.

“Sadece ne anne?”

Daldığı anıdan çıkıp bana yarım yamalak gülümsedi.

“Saksıyı ikimiz zor aşağı indirmiştik. Morgan çok hafif bir şey gibi bir kerede tutup kucakladı.”

“Deliler güçlü olurmuş anne.”

“Çok ayıp. Oğlunu kaybetmiş bir adama deli dememelisin Joseph.”

“Oğlu niye kayıp anne?”

Annem ne zaman bir şey konuşmak istemese beni öpücüklere boğardı. Üstümün başımın kirime aldırmadan beni sımsıkı sardı ve öptü. Bundan bunalsam da gülmemi bastıramadım.

“Hadi bakalım duşa. Sonra biraz yürürüz.”

“Eldivenleri ne yapacağız anne?”

“Dursun. Belki lazım olur,” diyerek eldivenleri aldı.

Doğruca banyoya giderken arkama baktım. Annem midi çiçekli elbisesiyle eldivenlere bakıyordu. Kapının eşiğinde minik bir filiz gördüm. Ağzımı tam açacakken annemin eldivenin içinden çıkarmaya çalıştığı yeşil saçı gördüm. Kaşlarını çatmış, eldiveni ters yüz etmeye çalışıyordu. Eldivenin içindeki toprak yere döküldü. Duştan vazgeçip annemin yanına gidecekken toprağın parke aralarından sızdığını görünce donup kaldım.

Annemin yüzünde hem korku hem de şaşkınlık vardı. Dizlerinin üstüne çöküp toprağa parmak uçlarıyla dokundu. Bana doğru endişeyle baktı. Bodrumun açık kapısından serin ve nemli bir hava akımı, parkelerdeki toprağı savurdu.

“Joseph…”

Anneme korkuyla bakıyordum. Saçının arasında yeşil bir tel belirmiş, kıvrılarak yönünü bana doğru çevirmişti.

“Joseph, beni duyuyor musun?”

Annemi duysam bile hareket edemiyordum. Ona bir adım atmak istediğimde kayaların dövdüğü sahil gözümün önüne geliyordu. Beş çocuk, bir çocuğu kayaya sıkıştırmış, üzerine yosun atıyordu. Ayaklarım soğuk kumlara gömülüyor, onlardan kaçmaya çalışan küçük çocuğun gözyaşlarından gözümü alamıyordum.

Bodrumun kapısı sertçe kapandığında gördüğüm şeyden sıyrıldım. Annemin saçı arasındaki yeşil tel kaybolmuştu.

“Anne, duşa girmek istemiyorum.”

“Üstünü değiştir öyleyse, çıkalım.”

Duş yapmak istememe bile itiraz etmeyecek kadar şaşkın görünüyordu. Kapının yanında duran askılıktan üzerine trençkotunu geçirdi, saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı. Odama koşup hızlıca üzerimi çıkardım. Kirli sepetine pijamalarımı atıp dolabımdaki yeni kıyafetleri giydim. Kot ceketimi de alıp koşarak annemin yanına gittim. Birlikte evden çıktık.

Yaz ayının sıcaklığı, kasabanın rutubetli havasından dolayı hiç hissedilmezdi. Serin, kapalı hava dışarıda oyun oynamanıza da izin vermezdi. Sahilde kumdan kale hiç olmazdı. Denizin öfkeli dalgaları önündeki her şeyi döverdi.

Yol kenarında duran Morgan, annemin verdiği saksıyı bir kenara itmişti. Yerdeki toprağı eşeliyordu. Annemin elini çekiştirerek onu gösterdim. Annemin dalgınlığı, Morgan’a baktıktan sonra kayboldu. Adımlarını hızlandırdı. Beraber yürüyormuşuz gibi görüntümüz, beni sürüklüyormuş gibi bir hâle dönüştü.

“Morgan, ne ekiyorsun?” diye sordu annem.

“Çim adamı büyütüyorum.”

Çim adam sözüyle korkum geri gelmişti. Annemin saksısından çıkan toprak, yeşil saçlarla yeni yerine yerleşiyordu. Morgan’ın yüzünde daha önce görmediğim bir neşe vardı. Topraklı elleriyle âdeta okşar gibi yerleştiriyordu. Annemin elini bırakıp Morgan’ın toprağını bozmaya çalıştım. Morgan öfkeyle yakama yapıştı.

“Sen yaptın!”

“Morgan, çocuğumu bırak!”

Kahverengi gözlerini gözüme dikmiş, kıpkırmızı suratıyla bana nefret bakıyordu.

“Çocuğumu benden alamazsın!”

Annem Morgan’ı sarsmaya çalışsa da işe yaramıyordu. Nefesim kesilmişti; ayaklarımı havada çaresizce çırpıyordum. Elimle yüzünü iterken birden durdu. Gözlerinde şaşkınlık vardı. Ellerini gevşetti, beni yere geri bıraktı.

“Sen büyütmüşsün.”

“Neyi büyüttü Morgan, ne diyorsun sen?”

Morgan anneme bakıp gülümsedi. Eğilip toprağı eşelemeye devam etti. Annem yakamdaki tozları eliyle silkeleyip omuzlarımdan tutup hızlı hızlı yürümeye başladı.

Benimle hiç konuşmadan, ara ara arkasına bakarak sahilin içine daldık. Koşuşturmadan yorulan çocuk bedenim bir anda durdu. Annem bunun farkında olmadan hâlâ beni ittiriyormuş gibi yürümeye devam ediyordu.

“Anne, ben buradayım!”

Annem durdu, arkasına döndü. Gözlerindeki yaşlar yanağından süzülüyordu. Aramızdaki mesafe çok olmamasına rağmen sanki gitgide uzuyordu. Dalgaların sesinde bir anlığına Isabel ismi duyuldu. Annem tekrar ilerlemeye başlayınca peşinden koşmaya başladım. Sahilin kumları yürümemi engelliyordu. Birkaç kez düştüm. Ayakkabılarıma dolan kumların ağırlığına aldırmadan anneme yetişmeye çalıştım.

Duşa girmeden önce gördüğüm o kayalıkları tam karşımda görünce bunun uyduruk bir hayal olmadığını anladım. Annem kayaya gözünü kırpmadan bakıyordu. Kayanın etrafında sahille tezatlık oluşturan çimler vardı.

Kayadaki çimlerin üzerinde elimi gezdirdim. Yumuşak ve ıslaktı. Anneme döndüğümde saçının arasında çıkan yeşil teller kayaya ulaşmaya çalışıyor gibiydi. Yüzündeki damarlar yeşile dönmüş, içten içe hareket ediyordu. Korkuyla anneme bakarken ağzını araladı ve yeşil çimen doğrudan kayaya temas etti.

Görüntü yine gözümün önüne geldi.

“Hadi Isabel, eziğin ağzına tık artık otu!”

Isabel denilen çocuk bu konuda isteksizce başını sallıyordu. Joseph, annesinin zorba çocuklar arasında olduğunu görünce donup kaldı. Isabel’in ellerinde kızarıklık giderek büyüyordu.

“Ver şunu bana, beceriksiz!”

İri çocuk aldığı otu ağlayan çocuğun ağzına tıktı.

“Çiğne, ezik.”

Çocuk otu tükürdü. İri çocuğun yüzüne bulaşan tükürüklü otlarla sabrı taşmıştı.

“Şunu sıkıca tutun. Yemesini sağlayacağım.”

Isabel korkarak sahilden koşmaya başladı.

Görü kaybolduğunda annesinin kayayla birleşmiş çim hâline ağlamaya başladı. Kayanın içinden uzanan ince uzun parmak, Joseph’in gözyaşlarını sildi.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Büşra Ayülkü
Büşra Ayülkü
1994, İsviçre/Zofingen doğumlu. Sanat Tarihçi, şair. Son bir yıldır, kendisini yeni yetme yazar olarak tanıtıyor. “Hüzün Boncukları” adında şiir kitabı var. “Gaf Ola Beri Gele”, “İs” kolektif kitaplarında öyküleri yayımlandı. Çeşitli dergilerde şiir, deneme ve öykülerim yayımlandı. İş hayatı, okul ve özel hayatında tutunamayanların başında geldiğini iddia ediyor :)

POPÜLER YAZILAR