Adam ne kör ne de sakattı eskiden. Böyle olsa zaten karısı da evlenmezdi onunla. Yemyeşil gözlü, uzun boylu, güçlü kuvvetli bir delikanlıydı Ali. Yaşlı annesi hem oğluna can yoldaşı olsun hem de bir tas çorba yapıp evi çekip çevirsin diye köyden getirmişti bu on sekizliği. Yaşı küçüktü ama benzinliğe gelin gideceği için ailesi de ses etmemişti kızın. Gençleri evlendirip bir yastıkta kocamalarını dilemiş, kendisi de kısa süre sonra ölüp gitmişti kocakarı. Genç kadın, hadi adı Sümbül olsun, önceleri şikâyet etmiyordu. Pembe panjurlu bir ev, kaynana dırdırı yok, yakışıklı bir koca. Arada köye inen otobüslere binip ailesini görmeye gidiyor, sonra da geliyordu. Rahatı yerindeydi. Mutluydular.
Ta ki…
Şimdi sana anlatıp da moralini bozmak istemem sevgili okuyucu. Ben sana kısaca kaza diyorum. Ama bu kısacık “kaza” sonunda adamcağız sakat kaldı işte. Vücudu yandı, bacakları tutmaz, o yemyeşil gözleri de görmez oldu. Görünmez kaza geldi Ali’yi buldu. Karısı köydeydi o sırada. Geri geldiğinde kıyamet kopuyordu. İtfaiyeler, ambulanslar sarmıştı dört bir yanı. İşte o günden sonra her şey tepetaklak gitti. Adam yine de kaybetmemişti yaşama sevincini. “Allah’ın sevdiği kuluymuşum, ölmedim,” diyordu karısına sarılıp. Ama Sümbül değişti. Asık suratlı, lanet bir kadın oldu. Kocasına yardım edip, benzin istasyonun işlerine de bakmak zorundaydı. Tam yemeği ocağa koymuşken mesela, bir araba geliyordu ve Sümbül işi gücü bırakıp benzin doldurmaya gidiyordu. Köydeki okulun genç öğretmeni elden düşme bir mazotlu araba almıştı. Şeker mavisiydi. Hırıltılı bir motor sesi vardı. Ta uzaktan anlaşılıyordu geldiği. Sümbül bir tek o araba geldiğinde sinirli olmuyordu.
Ali, rengini göremediği bu araba geldiğinde karısının sesinin renginin değiştiğini fark ediyordu. Baş başayken kapkara olan sesi, kırmızı oluyordu, mor oluyordu, çiçek açıyordu. Mazotun isli kokusunu bastıran bir koku yayılıyordu karısından.
Dört kez geldi bu araba. Bir ayda tam dört kez. Adam Ali ile de birkaç kez konuşmuştu ama, Sümbül ile farklı konuşuyordu. Sümbül o sabah pek neşeliydi. Bir gün önce yaptığı böreği vermişti kocasına tepsiye koyup. Isıtmıştı da. Hizmette kusur etmedi. Arabanın geleceğini hissetti Ali. Biraz sonra o hırıltılı motor sesi duyuldu. Beş dakika oldu olmadı, derin bir sessizliğe gömüldü etraf.
Cırcır böcekleri bile susup etrafı dinledi. Gitmişti Sümbül. Hiç konuşmadan çekip gitmişti. Ali’yi karanlığında bırakıp gitmek için bugünü beklemişti. Biraz sonra posta arabası geldi. Elindeki kargo paketini Ali’nin kucağına koydu postacı. Ali paketi açtı, şişeyi çıkardı, kapağını çekip kucağına koydu, eline sıktı. “Pıssst” diye bir ses çıktı. Sümbül kokuyordu avucu. Evlilik yıldönümü hediyesi bir gün önce gelseydi gitmezdi belki Sümbül.
Cebinden çakmağını çıkardı Ali. Allah’ın yarım bıraktığı işi tamamlaması gerekiyordu.
Not: Edward Hopper’ın The Man, The Mystery, The Muse tablosundan esinlenerek yazılmıştır.



