Bölüm 1- Bilge Bazalto ve Büyük Kaçış
Birbirimize ve bu dünyaya birçok iz bırakırız. Sevsek de sevmesek de bizde kalır onlar. Toprağa gömüldüğümüzde bile dünyaya mirastır kemiklerimiz…
Bir aşk şarkısında bizi ağlatan şey, içimizde biriken o tortular değil midir? Eski aşklar, acılar, mutluluklar… Başarı, haksızlık, vefasızlık ve ölüm… Bugün kendi tortularımı bir kenara bıraktım. Gerçek tortuların, içimizde birikenlerden nasıl daha fazla yıkıcı olabileceğini hatırlatmak istedim. Size, yarattığım üç karakteri tanıtma zamanı geldi. Hikâyeyi bu sefer onlar anlatacaklar; ben karışmıyorum, keyifli okumalar.
‘Dolomita‘ (kısaca Dol), ‘Kuvarsita’ (kısaca Kuv) ve Bilge Bazalto. Bu üçlüyü siz de umarım benim kadar seversiniz.

“Hey! Çok yakınımdan geçiyorsun, dikkat etsene!” diye bağırdı Dolomita.
“Çok meraklıydım sanki sana dokunmaya, lafa bak,” diye cevap verdi Kuvarsita.
Sakarya Nehri her bahar böyle coşar, önüne geleni katıp götürür, sinirinden kimsenin gözünün yaşına bakmazdı. Bizimkiler de bundan nasibini almak üzereydi.
“Bu deli kime sinirlendi bu kadar? Bana bak, geçen gün yaptığımız partiye kızmış olmasın sakın?”
“Ne partisi? Benden gizli par… Dol! Dikkat et! Arkanda!”
“Of ucuz atlattım, birbirimize tutunsak mı?”
“Nasıl olacak o? Kendine bir baksana, hem kaygansın hem de tombik!”
“Bana bak Kuv, sen kime tombik diyorsun? Benim kemiklerim iri…”
“Sen bunu üzerimize gelen şu kayalara söyle! Kaç! Kaç!”
Aylar süren çalkantılı yolculuğun ardından Dolomita nihayet gözlerini açtı. Sersem gibiydi, çok yorgun hissediyordu. Bir an nerede olduğunu kavrayamadı. Aylarca nehirde sürüklendiği aklına gelince panikle etrafına baktı. Derin bir oh çekti, artık sürüklenmiyordu. Birkaç yeri çatlamış olsa da yine de iyi durumdaydı.
Kuvarsita’yla yanyana kalmaya çalışsalar da o deli akıntıda yollarının ayrılması kaçınılmazdı.
Etrafı inceledi, hâlâ nehirdeydi ancak derin bir çukurda yatıyordu. Tam dalmak üzereydi ki sıçrayarak yerinden kalktı.
“Kim o beni dürtükleyen münasebetsiz?” diye sinirlenerek bağırdı.
“Dol! Dol! Benim, kalk! Az kalsın seni fark etmeden geçip gidiyordum.”
“Aa Kuv! Sen ölm… Pardon sen hayatta mısın?”
“Evet ölmedim! Sırf sana musallat olmak için geri döndüm, tövbe tövbe.”
“Yerin yedi kat dibine de girsem yine senden kurtulamayacağım, değil mi? Tamam tamam asma suratını hemen. Seni gördüğüme çok sevindim eski dostum. Tekrar bir araya gelebilmemiz bir mucize! İyi de burası neresi, niye güneş çok uzakta duruyor?” diye sordu Dolomita.
“Nehir bizi buraya bırakıp gitti. Çok yaşlanmış gibiydi. Sanki bir daha görüşmeyecekmişiz gibi gitti,” dedi Kuvarsita üzgün bir ses tonuyla.
“Aman! Bir daha görüşmeyelim mümkünse, baksana beni ne hâle getirdi. Biraz daha devam etseydi yeminle parçalanıp yok olacaktım.”
Kuvarsita bir kahkaha attı.
“Yok olmak mı? Tamam daha küçük görünüyorsun ama daha da tombullaşmışsın yahu, yolda mola verip dürüm mü yedin yoksa?” diyerek gülmeye devam etti.
“Ha ha ha! Aman ne komik. Bana bak Kuv, söyledim sana, benim kemiklerim iri!”
“Kızma canım benim, kendine gel diye yapıyorum.”
“Sen önce kendine bir bak! Sen de ufacık kalmışsın, iyice yamuk yumuk bir şey olmuşsun. Kaşın gözün kaymış,” dedi Dol.
Aynı anda suyun üzerinden gelen korkunç bir ses duydular. Daha ne olduğunu anlayamadan tam tepelerinde dev bir kepçe suya daldı. Dol ve Kuv’u diğer taşlarla birlikte alarak sudan çıkardı.

“İtmesene!” diye bağırdı Dol.
“Asıl sen beni itiyorsun, keşke sürüklenmeye devam etseydim, çekil üzerimden,” dedi Kuv.
Sonunda kepçe onları depoya götürüp dev bir çakıl yığınının üzerine bıraktı. İki dost itişe kakışa üste çıkmaya çalışsa da herkes aynı şeyi yapmaya çalışıyordu. Kuv, Dol’e bir tekme atarak ikisini de yere yuvarladı.
“Hiç bana öyle ters ters bakma, ben düşürmeseydim en altta kalacaktık,” dedi Kuv.
“Çek şu ellerini üzerimden,” diye bağırdı Dol. Üzerine düşen başka bir taşı azarlıyordu. İkisi de hemen arkalarında duran siyah taşı fark etmemişti.
“Gençler hoş geldiniz, benim adım Bazalto,” dedi siyah yaşlı taş.
Deponun açık kapısından giren güneş ışığı yaşlı taşın arkasından vuruyor, onu çok gizemli gösteriyordu. Dol, korkudan Kuv’un arkasına saklandı.
“Hoş bulduk, ben Kuvarsita, bu da arkadaşım Dolomita. Neredeyiz biz? Siz de mi nehirden geldiniz?” diye çekinerek sordu Kuv.

“Bizler buraya ilk gelenleriz çocuklar. Burası Sakarya’da bir çakıltaşı deposu. Bizi burada depolar, sonra da ayırıp satarlar.”
Dol gözlerini açarak, “Satmak mı?” diye Kuv’a endişeli bir bakış attı.
“İnsanlar, sürüklenmemizi önlemek için nehirde derin çukurlar açıp bizi orada biriktirirler. Sonra da kepçeyle çıkartıp buraya getirir, bizi ayırıp satarlar,” dedi Bazalto.
“Ben satılmak istemiyorum. Peki siz onlardan kurtulmayı nasıl başardınız?” dedi Kuv.
“Ben gördüklerimden sonra bir daha insanların arasına karışmak istemedim. Bu yüzden onlardan hep kaçarım. Dinlemek isterseniz anlatayım?” dedi Bazalto.
İkisi de kafasını salladı, Bazalto’ya biraz daha yaklaştılar.
“Ben de sizin gibi sürüklenmiştim. Buraya geldiğimde ne bir insan ne de depo vardı. Arkadaşlarımla birlikte bu alüvyonlu ovada mahsur kalmıştık. Zamanla Sakarya Nehri bize yeni dostlar getirdi. Tortu diyordu hepimize. Mutluyduk, bereketliydik, köylüye yardım ediyorduk.
Bir gün insanlar ellerinde ölçüm aletleri, beton makineleri ve demirlerle geldiler. Aylar sonra bir çoğumuzun üzeri betonla örtülmüştü. Üzerimize öyle ağırlıklar koydular ki, dengemizi kaybetsek de yine de sağlam durmaya çalışıyorduk. Ta ki o geceye kadar…
17.Ağustos.1999… Saat:03.02.
Doğa ana o gece öyle bir sallandı ki, yer yerinden oynadı. Üzerimize koydukları binaların bir kısmı yan yatmış, bir kısmı da tamamen yıkılmıştı. Bir çocuğun kırmızı bisikleti günlerce toprağa yarı gömülü kaldı. Bir kadının sesini üç gün boyunca toprağın altından duydum. Ama onlar suçu doğa anaya attılar. İnsanoğlu kendinden başka herkeste kabahat buldu. Biz onlara gevşek olduğumuzu söyledik. Her yağmurda, her taşkında söyledik. Yine de dinlemediler,” diye sözlerini bitirdi Bazalto.

“Bu insan denen canlıyı hiç anlamadım ben! Kendi cinsinin öleceğini bile bile neden bu binaları sizin üzerinize yaptılar, aptal mı bunlar?” diye bağırdı Kuv.
“Bana aptal görünmediler. Baksana, bizim süreklenmemizi engellemek için toplama yöntemi bile geliştirmişler,” dedi Dol.
“Değiller ama gözlerini para hırsı denen bir şey bürümüş. Ondan başka bir şeye değer vermiyorlar. O yüzden satılmak istemiyorum. O yüzden kaçıyorum,” dedi Bazalto.
“Peki şimdi ne olacak? Ben korkuyorum,” dedi Dol.
Kuv onu duymamıştı, merak ettiklerini Bazalto’ya sormaya can atıyordu.
“Peki bizim üzerimizde oturmak istemeleri suç mu? Belki manzarayı çok beğenmişlerdir, olamaz mı? Mesela tek kat yapsalar ya da en sağlam yeri bulsalar?” dedi Kuv.
“İsteyince herşeyi yaparlar. Bir arkadaşım anlatmıştı. Artık bizim gibi arazilerde sağlam zemine varana kadar metrelerce uzunlukta kazıklar çakıyorlarmış.”
“En azından gözünü para hırsı bürümemiş, doğruyu yapan insanlar da varmış demek.”
“Var ama akıllanmıyorlar ki! 6.Şubat.2023’te de yine aynı şeyi yine yaşadılar,” dedi Bazalto.
“Ben cidden korktum insanlardan, tekrar nehre dönebilsek keşke, bu kadar canlının ölümüne sebep olmak istemiyorum,” dedi Dol üzüntüyle.

O sırada depo sahibi adam içeri girdi.
“Şu tombul beyaz olanları ayırın!” diye bağırarak adamlarına emir verdi.
“Tombul değilim ben, kemiklerim iri…”
“Şşşş… Sesini alçalt, kaçıyoruz! Çabuk olun, beni takip edin!”
Bilge Bazalto bastonunu kaldırmış, karanlığın içindeki bir yeri işaret ediyordu. Depo sahibinin ayak sesleri yaklaşırken Dolomita ve Kuvarsita için asıl macera şimdi başlıyordu…
Depremlerde kaybettiğimiz tüm canların anısına, dua ve saygılarımla…
Bu öykü onlara ithaf edilmiştir.
Devam edecek
1.Bölümün sonu.
BİLGİLER:
*Dolomit / Kalker Çakılları: Kalsiyum ve magnezyum içeren tortul kayaçlardan gelir. Genellikle mat beyaz renklidir, suyun etkisiyle kolayca şekil alırlar.
*Kuvarsit Çakılları: En yaygın ve dayanıklı çakıl cinsidir. Beyaz, yarı saydam veya sarımsı tonlarda olur. Sert yapısı nedeniyle akarsularda kolay erimez.
*Bazalt Çakılları: Volkanik kökenli, koyu gri ve siyah renkli, gözeneksiz ve çok sert çakıl taşlarıdır.
*Alüvyonlu ovalar, akarsuların taşıdığı gevşek kil, kum, çakıl ve yüksek su içeren tortuların birikmesiyle oluştuğu için deprem sarsıntısını en üst düzeye çıkaran ve yıkıcılığı artıran en tehlikeli zeminlerdir. Kayaç zeminler sismik dalgaları sönümlerken, alüvyonlu ovalar deprem dalgalarını tuzaklayarak binalara çok daha ağır hasarlar verir.

https://bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/zemin-sivilasmasini-inceleyelim



