“-Navê te çi ye?
-Navê min Evren.”
Telaşla koşuyordu. Her zaman böyleydi. Neydi bu deli kızın hâlleri? Hem çok konuşkan olurdu hem de hiç beklenmedik anlarda öylece donar kalırdı. İçinde hiç büyümeyen bir çocuğun coşkusuyla cümleleri ardı ardına dizer, anlatır, güler, taşardı. Güzel ve alımlıydı. Dalgalı saçları, yüzünden eksik olmayan bir canlılığı vardı. Yaşam doluydu.
Ve her yıl, muhakkak, on dokuzuncu yaş gününü kutlardı.
Deli kız…
Bu deli kızın adı Evren’di. İzmit’te yaşıyordu. İzmit’te yaşayan herkesin bildiği gibi burası küçük bir memleketti. İnsanlar birbirini mutlaka bir yerlerden tanırdı. Gün içinde en az üç beş kişiyle ayaküstü sohbet etmeden eve dönmek neredeyse mümkün değildi.
Bugün bir iş görüşmesine gidiyordu. Kendi küçüklüğüyle karşılaşacağından habersizdi. Geç kalma telaşıyla yaptığı o koşturma, aslında yıllar önce geride bıraktığını sandığı çocukluğuna doğruydu ama bazı karşılaşmalar kaçınılmazdı. Tıpkı her yıl kutladığı on dokuzuncu yaşı gibi.
İnsanın içinde de küçük bir memleket vardı çünkü. Kendisiyle gün içinde birkaç kez karşılaşabileceği kadar küçük.
Çocukluk anıları…
Aşklar…
Vazgeçişler…
Tutkular…
Suskunluklar…
Bir yerlerde unuttuğunu sandığın, adını koyamadığın bir şey günün birinde yeniden beliriverir. İçini sıkıştırır, oturur hayatının tam ortasına. O andan sonra geri dönemezsin. Eskisi gibi olamazsın. Çünkü yüzleşme zamanı gelmiştir.
İlkokul öğretmeniyle karşılaştığında eskiden mutlaka selam verirdi ama son yıllarda içinden başka bir ses yükseliyordu. Bir çığlık gibi…
“Neden bana o soruyu sordun?”
Soramıyordu. Yıllardır içinde uyuyan çocuk uyanmıştı ama cesaretini toplayamıyordu. Ok çoktan yaydan çıkmıştı. İçindeki huzursuzluk büyüyordu. Öğretmenini gördüğü zamanlarda artık başını çeviriyor, görmemiş gibi davranıyordu.
Bugün mülakata gideceği yer, ilkokula başladığı okuldu. Memurluk sınavını geçmişti. Şimdi de mülakata yetişmeye çalışıyordu. Okula girdiğinde bekleme salonunda iki aday oturuyordu. Şık giyimli, rahat ve kendinden emin görünüyorlardı. Bir an içini huzursuzluk kapladı.
“Rakiplerim…”
Zaten karmakarışıktı zihni. Oturamadı. Ayakta beklemeye başladı. Burası ilkokulunu okuduğu okuldu. Yıllardan sonra ilk kez geliyordu. Birden terlemeye başladı. Kalbi göğsüne sığmıyordu. Sanki bedeninden kopmuş bir pinpon topu gibi koridorlarda sekip duruyordu. Ne olduğunu anlayamadı. Zaman birbirine karışıyordu. Derken okulun salonundan küçük Evren geçti. Sınıfına doğru yürüdü.
Kara tahta…
Öğretmeni…
Mahalleden arkadaşları…
Akrabaları…
Bir anda zamanın içinden çekilip alınmış gibiydi.
Okulun ilk haftasıydı. Öğretmeni seslendi. “Evren, tahtaya gel.”
Bütün çocuklar sırayla ayağa kalkmış, isimlerini söylemişlerdi. Sıra ona geldiğinde kocaman kara tahtanın önünde ürkek bir serçe gibi kaldı. Öğretmeni Artvinliydi. Evren ise doğulu bir ailenin en küçük çocuğuydu.
Öğretmen gülümseyerek sordu. “Hadi bakalım kızım, navê te çi ye?”
Evren bu sese yabancı değildi. Annesiyle babası zaman zaman kendi aralarında böyle konuşurdu. Ama yine de şaşırmıştı. Ne cevap vereceğini bilemedi. Annesi onu sokaktan çağırırken bazen bu dilde seslenirdi. Çoğu zaman anlamazdı. Ama öğretmeni neden böyle konuşmuştu? Bunu anlayamamıştı. Öylece kalakaldı. Sessiz, kıpırtısız…
Öğretmenin “Otur yerine,” dediğini çok sonra duydu. Kimsenin yüzüne bakmadan sırasına geçti. Yıllar sonra bunun neden bu kadar canını yaktığını anlayacaktı. Karşısındaki kişi artık öğretmeni değildi ama o an hâlâ içindeydi. Küçük bir kız çocuğunun, bütün sınıfın ortasında, kendi diline ve kimliğine yabancı bırakıldığı o an… Bugün dönüp baktığında sorunun ne olduğunu anlayabiliyordu. Ama yine de merak ediyordu:
Ben anladım da…
Sen ne kazandın?
Bir gün karşıma otursan…
Ve bana sorsan. “Navê te çi ye?”
Ben cevabımı verirdim.
“Navê min Evren.”
Sonra aynı soruyu sana yöneltirdim.
“Navê te çi ye?”
İyi gelirdi.
Belki gerçekten iyi gelirdi. Çünkü bazı soruların cevabı değil, sorulabilmiş olması iyileştirir insanı. Küçük Evren… Kocaman Evren’den sana selam olsun.
Seni görüyorum.
Seni duyuyorum.
Ve artık senin yerine susmayacağım.



