Çarşamba, Haziran 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Terkos Tortusu


Geldi yine kaynanam kılıklı. Bir dakika susmuyor. Akıl üstüne akıl veriyor. Geçenlerde de benimle ahbaplık etmeye yeltenmişti. Uzak durmuştum hep. Etrafımda dolanıp durmasına bu denli takılmamıştım. Kendi kendine konuşup sonunda çekip gitmişti başımdan. Bugün inat etmiş, belki de bostanda ikimizden başka kimse olmadığından.

“Yapraklara su değmesin, iyi değil,” diyor. Başımı kaldırıp yüzüne bakıyorum. Yine de dilimin ucuna gelenleri yutuyorum.

“Haklısın, bir daha dikkat ederim,” diyorum. “Nasıl akıl edemedim ben bunu daha önce?”

Cevap vermesini beklemeden, ince dudaklarıma beli belirsiz sahte bir gülümseme kondurup soruyorum, “Sizin orada yağmur damlaları sadece bitkilerin dibine mi düşüyor?”

Ne o, sesim alaycı mı çıktı yine?

“Sen kızdın mı şimdi bana?” diye soruyor, bir yandan da yabani ot sanıp tabut bostanımdaki semizotlarını yoluyor. Oysa çok niyetlenmiştim, onları toplayıp akşam kendime şahane bir semizotu salatası yapacaktım. Naneli, bol sarımsaklı. Düşüncesi bile ağzımın sularını akıtıyor. Yanına da asma yapraklı bulgur pilavı, hardal soslu çoban salatası. Yeme de yanında yat. Karnım gurulduyor şimdi, henüz öğle bile olmadan!

Bu denli kızmasam ölür müyüm? Belki de çok yalnız. Laf ola beri gele, maksat muhabbet olsun olamaz mı? Bir şans versem, iki güzel söz etsem kadına güllerim mi dökülür? Yabani ne olacak! Kendini beğenmiş.

“Demek ki bu işi iyi biliyorsun,” diyorum. Bir yandan da elimde mini bir çapa, fide diplerini çapalıyorum. Hava alsınlar, verdiğim suyu kolay emsinler diye.

Benim bostandaki teftişi bitiriyor, hemen yanındakine dalıyor. Elleri hiç durmuyor. Kadının mısır fidelerini yolarken, “Bunlar da neymiş böyle?” diye söyleniyor.

Çok ağır kelimeler ağzımdan dışarı taşacak. Kendimi zor tutuyorum. “Dokunma sakın! Kadın onları ta köyünden getirtti.”

Hatırlıyorum benimkinin alt kenarına da ekmişti beş altı mısır fidesi. Bakıyorum, yerlerinde yeller esiyor. Kendi kendime, “Hay Allah, benim bostanda da vardı onlardan,” diye hayıflanıyorum.

Edepsiz işte ne olacak. “Ben kopardım onları, yabani ot sandım, fideleri boğsun istemedim,” diyerek kendini savunuyor bir de utanmadan.

“Yuh!” diyorum içimden. Anlatıyor bir yandan da durmaksızın. Yakında oturuyormuş, kimi kimsesi de yokmuş. Kocasından bir ev kalmış, bir de emekli maaşı. Eliyle gösteriyor, evi yan sokaktaymış hemen. “İyi ki bu bostan kurada çıktı bana,” diyor. “Açık olduğu her gün geliyorum, bazen günde üç posta.” Biraz nefes alıp devam ediyor kaldığı yerden anlatmaya.

“Bakıyorum, fideler kurumaya yüz tutmuş, tamamen kurumalarına gönlüm el vermiyor, hemen su veriyorum.”

“Demek ki bu sulama işlerini çok iyi biliyorsun?”  

“Bilmem ben aslında,” diyor. Artvinliymiş. “Sizde sulamaya gerek olur mu ki, zaten hep yağışlı değil mi?“ diye soruyorum. Tuhaf bir mahcubiyet ifadesi mi o yüzünde gördüğüm, ne?

Susuyor. Ancak birkaç dakika sürüyor. Bugün anlaşılan çok konuşası var; bense sakinliğe, derin bir huzura, hatta kendimle ölesiye baş başa kalmaya muhtacım. Oysa kadın arı kovanına çomak sokmaya devam ediyor. Arılar dört bir yana dağılacak. Dört gözle bekliyorum. İlk kimi sokacak, kim acıyla kıvranacak?

Sanki biraz önce hiç konuşmamışız gibi, bir şey demeden kırk üç numaralı bostandan ayrılıp hemen kırk dörde geçiyor. Eğilip birkaç hindibayı da kökünden çekip çıkardıktan sonra oraya dadanmış bir kargayı kovalamaya koyuluyor. “Yine ne buldular yemek için?” diye sorduğumda, “Çileklere dadanmışlar,” diye cevap veriyor.

“Geçen gün markete çıkmıştım. Yolda yürüyordum. Biri gelip sanki bir mıhla başıma vurdu. Kafam delinecek sandım, yerimde zıpladım. Baktım, kocaman bir karga. Uğursuz ne olacak, peşimi bırakmadı, kendimi zor attım markete. Çıkınca bir de ne göreyim, bir dala tünemiş, yolumu gözlüyor. Elim başımda koşarak döndüm eve, kapıya dek takip etti beni. İnsan merak ediyor hâliyle, bir karga benden ne ister diye. Eve gidince anladım, meğer eşarbım çilek desenliymiş.”

“Bak kör olasıca yine kaptı çileği!”

Korkuluk da bir işe yaramıyor. Adam nasıl da heves etmiş, dikmiş dört buçuk metre karelik bostanının bir kenarına kocaman bir korkuluk. Üzerinde siyah pantolon, beyaz tişört, başında hasır şapka. Sağ ayağı önde, sol geride. Nasıl da güvenle bakıyor ileriye. Sol elinde bir taş, atılmaya hazır. Bostana girerken görmüştüm ilk kez uzaktan, adam öyle ne yapıyor diye geçirmiştim içimden. Yanından geçerken “Günaydın!” diyecektim neredeyse. Yaklaşınca anladım, korkulukmuş meğer. “Aferin akıl edene,” dedim. Keşke geçen sene de böyle bir korkuluk yapılsaymış, ne merak edip içeriye giren olurdu ne de ürünleri talan eden. Uzaktan korkuluk olduğunu anlamayan, girmezdi öyle bostana elini kolunu sallayarak.

Bu kent bostanı var ya artık benim başımın belası. Her an elde patlayacak, pimi çekilmiş bir bomba gibiyim. Banklara oturup akıl verenler, “Öyle yapma şöyle yap!” diyenler, hatta yan yoldan geçerken, “Yanlış yapıyorsun, sabah serinliğinde sulamak lazım,” diyenler… Başlarda hepsine tek tek cevap veriyordum, “Geç açıyorlar, o saatte kapalı.” Sonra duymazlıktan gelmeye başladım. Sonu yok. Konuşan konuşana, akıl veren verene. Tüm mahalle çoktan organik tarımcı olmuş.

Ya komşu bostandaki iki domates, bir kabak, birkaç biberden göz hakkı umanlara ne demeli? “Yahu,” diyemiyorum, “adı üzerinde hobi bostanı, ne göz hakkı, ancak kendisine tadımlık bir iki ürün çıkıyor, onu da tutup sana mı versin? Evine boş elle mi dönsün? Çoluğuna çocuğuna, torunlarına mahcup mu olsun?”

Kadın üç dönemdir buradaymış. İyi ki iki dönem önce görmemişim. Yoksa çoktan vazgeçerdim ben bu işten. Torpilli olmalı. Aynı hanede oturanlar tekrar kuraya giremediğine göre. Sorsam mı nasıl çıktı diye? Muhtarın hakkını mı kullandı? Ya da öncelikli olan diğer muteber kişi veya kurumlardan birinin hakkını mı?

Bostanın sonuna dek birkaç kez gidip geri geliyor. Bu defa da aklını kıvırcıklara takmış. Hepsini tek tek eliyle boynundan tutup yokluyor “Bu da kartlaşmış,” diyor. “Hiç iyi olmamış!”

“Haklısın,” diyorum, “hiç akıl edemedim zamanında kesmeyi. Tohuma kaçmış işte. Benden öncekilerden kalma, maydanozlar, soğanlar gibi.”

Ah kaynanam o da böyleydi, hayatımın hep tam ortasında. Elinden gelse çocuğumu alıp kendisi emzirecekti. Ne yaptığım yemekleri beğenirdi ne de gördüğüm işi. Sürekli bir kusur arama. Ben defolu gelin. Nereden geldiysem başına? Evlendiğimizde bize verilen hediyeleri bile alıp başkalarına götürmedi mi? “Şeytan görsün yüzünü,” deyip ben kendimi yalnızlığa, onun yüzüne mahkûm etmedim mi?

Kafamda bir kazan kaynıyor. İçi boş mu, dolu mu, kapağını açıp bakmaya korkuyorum. Ya buharı yüzüme vurup beni yakarsa!

Fideleri suluyorum taşıma suyla. Git gel, musluğu aç, musluğu kapat. Yeşil sulak da ne güzel böyle! Ya kim almış ucundaki fıskiyeyi? Yavaş yavaş suluyorum bostanı, toprak fena susamış, âdeta emiyor suyu, geriye sadece Terkos suyunun beyaz tortusu kalıyor üzerinde.

Bir tortuya bakıyorum bir kadına, “Akşam bana yemeğe gelsene!” diyorum. Yüzümdeki gerginlik yerini daha önce hiç bilmediğim bir dinginliğe bırakıyor. “Telefonunu söyle kaydedeyim, sonra seni çaldırırım, sen de benimkini kaydedersin!”

Nasıl geleceğini tarif ediyorum. “Uzak sayılmaz, şu duraktan geçen herhangi bir otobüse bin, beş durak sonra in. Ben seni gelir duraktan alırım.”

Su toprakla buluşuyor. Tortusu kalsa da üzerinde, artık hiç gönül koymuyorum semizotlarımı yolmasına, bana biteviye akıl vermesine…

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Nuriye Yıldız
Nuriye Yıldız
1959 yılında Sivas’ta doğdu. Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. İktisat alanında yüksek lisans yaptı. Uzun yıllar Fransız Ticaret Müşavirliği’nde uzman olarak çalıştıktan sonra 2010’dan beri emekli. Öykü ve şiir yazıyor. Eserleri Kiltablet Öykü, Sultani Dergisi ve Edebiyat Haber’de yayımlandı. Bir kız annesi.

POPÜLER YAZILAR