Nalan’sız kırk yedinci gün.
Yokluğuyla bu kadar boşluğu nasıl doldurabiliyor insan, hayret. Bunca yıl fark etmemişim.
O gittiğinden beri neredeyse hiç yatakta yatmadım. Televizyonun karşısındaki koltukta uyuyakalıyorum çoğu gece.
Geçen gün ben yokken gelip kalan eşyalarını almış. Bir de Ayşe Hanım’ın numarasını yazdığı kısa bir not bırakmış, “Evi fareler basmadan arasan iyi olur.”
Birikmiş çöpleri kastediyor.
Haksız da sayılmaz. Mutfak aldı başını gidiyor. Onun kurduğu bütün düzeni bozdum. Masanın üstü günlerdir birikmiş yemek paketleri, lavabonun içi boş rakı kadehleriyle dolu.
Tevekkeli değil, beni mutfağa sokmazdı.
“Aman sen elleme, gözünü seveyim. Bir de senin peşinden toplamam gerekiyor,” derdi.
Ben onun titizliğiyle, o benim dağınıklığımla dalga geçerdi. Gülerdik birbirimize. Hangi ara asık suratlı, orta yaşlı insanlara dönüştük?
Belki de çok uzun zaman önce…
Son kavgamızda, “Baban gibi tek başına ölmek istiyorsan seni durdurmayacağım ama ben buna daha fazla seyirci kalamam,” demişti.
Evet, son zamanlarda içkiyi biraz kaçırmış olabilirim ama babam gibi değilim ben. Hayatım boyunca onun gibi olmamak için çabaladım. Bunu söylediği için hâlâ kızgınım Nalan’a.
Sanki beni bunca yıldır tanımıyormuş gibi…
Belki de tanımıyordu.
Tıpkı annem gibi…
On dört yaşından yeni gün almıştım o gittiğinde…
Bir daha da hiç görmedim. İnat ettim. Onca yıl babamla kalmak için, hem kendime hem anneme karşı direndim…
…
Hatırlıyorum da babam her akşam yaptığı gibi işten gelir gelmez çizgili pijamalarını giyer, beni mutfağa yollar, “Söyle annene çarmakçur hazırlasın,” derdi.
Bu bizim evin ritüeliydi.
Daha o yaşta, “Çarmakçur”un rakı içmek için kullanılan gizli bir şifre olduğunu öğrenmiş, okulda arkadaşlarıma hava atmaya başlamıştım. Bilmeyenlerle dalga geçiyor, bunu büyük bir marifet sanıyordum.
Ama babam benim kadar masum değildi.
Çoğu zaman ayarını kaçırır, ya anneme ya komşulara sataşır, geceyi kavgayla bitirirdi.
Annem de Nalan gibi artık katlanamayacağını anladığında beni de alıp memleketine, babamdan mümkün olduğunca uzağa gitmek istedi.
Ben istemedim.
Babamı düşündüğümden değildi tabii, okulumu, arkadaşlarımı bırakmak istemiyordum. Zavallı kadın ne söylediyse ikna edemedi. Onun da beni bırakıp gitmesini istemiyordum ama babamın savunacak bir tarafı olmadığını o yaşta bile biliyordum.
Annem, babamın yine bütün binayı ayağı kaldırdığı bir gecenin sabahında tek başına gitmek zorunda kaldı.
Ona kızgındım.
Hayır…
Aslında kırgındım.
Ve çok özlüyordum.
Ama gururumdan hiç ağlamadım. İçten içe babama ve beni onunla bıraktığı için anneme öfkeliydim.
Babam bile bazı geceler Müzeyyen Senar’dan “Benzemez Kimse Sana”yı açıp, şarkıya içli içli eşlik ederek ağlardı. Ben buna da öfkelenir, odama gider, onu kızdırmak için en nefret ettiği müziği son ses açıp bağırarak eşlik ederdim. Babamın en şefkatli hâlleri bu öfke nöbetlerimde olurdu. Kendinin sebep olduğu her şey için özür diler gibi davranır ve bu beni daha da öfkelendirirdi…
Üniversiteyi kazanıp o evden çıktığım gün, kendime ona benzemeyeceğime söz vermiştim. Bunun için çok da mücadele ettim ama olmadı işte. Eninde sonunda köklerine dönüyor insan…
…
Nalan, evliliğimizin ilk yıllarında bir gün, “Annenle gitmediğin için hiç pişman oldun mu?” diye sormuştu. Cevap vermemek için konuyu değiştirmiştim. O da bunun benim için ne kadar travmatik bir olay olduğunu anlamış olmalı ki bir daha sormadı.
Belki de ben her gün biraz daha babama benzerken kalbimde hep o sorunun cevabı yankılanıyordur?
Nalan’la da…
Nalan’sız da…



