Cep telefonumun bildirim sesiyle uyanıyorum. Saat gecenin üçü. Mesaj belli, her zamanki gibi bana soruyor, “Müsait misin, arayabilir miyim?”
Hemen cevap vermiyorum. Yatağımda doğruluyor, derin bir nefes alıyor, sonra da bir bardak su içiyorum. Diğer yandan da açık pencereden rüzgârda hafifçe sallanan atkestanesi dallarına bakıyorum; kokusu ta içeriye kadar geliyor.
Çok sıradan bir hikâye bizimkisi; bir kadın, bir erkek. Kim başrolde, kim figüran? Farklı zamanlarda, farklı mekânlarda ya beraberiz ya da değil.
Bir sigara yakıyorum. Camdan dışarı bakarken, gecenin tuhaf, gizemli seslerini dinliyorum. Bir kedi miyavlıyor. “Aç mı acaba?” diye içimden geçiriyorum. İnip bir tas su ya da kuru mama mı versem? Bu saate şimdi kim giyinip inecek aşağıya? Vazgeçiyorum.
Kafamın içi âdeta çıfıt çarşısı gibi; aklıma olur olmaz neler gelmiyor ki… Çok kötüyüm ben bu gece. Arkadaşımla ilgili onlarca hatıra geliyor aklıma. Öf ki ne öf! Yatağa girdiğimiz saatler bile çok farklı. Ben uykuya dalarken o hâlâ ayakta, uyandığımdaysa o uykuya dalıyor. Aramızda sokaklar, mahalleler, şehirler, ülkeler değil; okyanuslar, mevsimler, koskoca kıtalar var. Hiç gitmediğim, yerini sadece haritalardan bildiğim, çok ıssız olduğunu düşündüğüm Apollo Bay’den mesaj atıyor bana. Mesajını gördüğümü çoktan fark etmiştir. Mesaj bana bakıyor, ben mesaja. Cep telefonumu ters çevirip komodinin üzerine bırakıyorum. Benimle ne konuşmak istiyor ki? Her zamanki gibi havadan, sudan, memleket özleminden mi bahsedecek? Ya da çoğu zaman yaptığı gibi büyük bir coşkuyla kedisinden, bahçesindeki rengârenk açan çiçeklerinden mi?
“Boza, salep!”
Daha neler! Yanlış duyuyor olmalıyım bu temmuz sıcağında!
Adım gibi biliyorum. Kâmil’den hiç bahsetmeyecek. Yine dayanamayıp ben soracağım, “Kocan çocuklarına mı gitti?” Evli çiftlerin hepsi mi böyle? Yoksa sadece benim arkadaşım mı? İyi ki hiç evlenmedim. Karımın arkamdan böyle işler çevirdiği şüphesine düşüp kahrımdan ölürdüm herhalde. Gerçekten ben hâlâ onun için önemli miyim? Gençlikte yaşanan güzel günlerin hatırına izin veriyorum, canı istediğinde beni arıyor, sesimi duyup kendince mutlu oluyor. Yüz yüze görüşmeyeli yıllar oldu. Belki kırk beş, belki daha fazla. Yolda karşılaşsak bir gün tesadüfen birbirimizi tanıyabilir miyiz? Bundan bile şüpheliyim. Bende çoktan o dümdüz karın gitti, yerinde kocaman bir kelek var. Ya baş, saçlar hafiften firari, ha bi gayret, bu gidişle yakında tek şeritli bir otoyol olacak.
Anlatmıştı aslında ama unutmuşum. Belki de uyku sersemliğinden. Leyla kocasının ilk evliliğinden olan çocuklarına küs. Onu üvey anne olarak kabul etmemişler. Kesin Kâmil yine çocuklarının yanına gitti. Yoksa ne cesaret bu saatte beni araması! Beni ya kocası yanında yokken ya da tek başınayken arıyor. Hatta bazen bir markete alışverişe çıktığında bile. Benimle konuştuğunu, haberleştiğini eminim kocası bilsin istemiyor. Bir gün olsun “Neden?” diye bunu ona sormadım. Oysa biliyorum bu çok saçma; kocasından bu denli korkuyorsa neden beni arıyor? Benden ne bekliyor? Beni neden kendi tehlikeli oyununa alet ediyor? Bazen bunu ona yekten sormaya niyetleniyorum, sonra vazgeçiyorum. Uzaktakinin kalbini kırmak olmaz. Varsın benimki paramparça olsun.
Şimdi durduk yere bir de ilk kocası geldi aklıma. Nedir benim bu kocalardan çektiğim? O da bana gıcıktı. O istemediği için nikâhlarına bile davet edilmemiştim. Leyla iş arkadaşımdı. O zamanlar çok yakındık. Birbirimize gönlümüz de kaymış olabilir, biz hiç farkına varmadan. Yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmezdi. Ya ben Leylalarda ya da Leyla bizdeydi hep. Bir elmanın iki yarısı gibiydik. Ailelerimiz, arkadaşlarımız bizi birbirimize çok yakıştırıyordu.
Sonra bir kaza geçirdi. Daha yirmisinde bile değildi. Ne olduysa o kazadan sonra oldu. Ölüme o denli yaklaşmış olmasından çok korkmuş olmalı. Bunu da hiç konuşmadık. Ne o açtı bu konuyu ne de ben. İyileştikten kısa bir süre sonra yıldırım nikâhıyla evlendiğini duydum. Evlendiği kişiyi daha önceden tanımıyordum, sonradan da hiç tanışmadık. Çok şaşırdım. Ondan bana hiç bahsetmemişti. Herhalde öyle bir iki günde karar vermemişti onunla evlenmeye. Yine de ona hiç gönül koymadım, “Vardır elbette, kendince geçerli bir nedeni,” diye düşündüm.
Beni hep o arıyor. Dikkat ettim, kocası şehir dışındaysa her gün, bazen günde bir iki kez. Sonra aniden aramaları kesiliyor, aylarca kayıplara karışıyor. Ya kocası yanındaysa diye, ben onu hiç aramıyorum. Benim yüzümden başı belaya girsin istemiyorum. Aslında benden böyle bir şey istemedi ama ben anladım. Böylesi onun da işine geliyor olmalı. Onu arama ihtiyacı da duymuyorum. İçim çok daraldığında, dertleşecek bir dost aradığımda, Leyla’yı aramak nedense hiç aklıma gelmiyor. Bir gün konuşurken ikinci kocasının çok kıskanç olduğunu ağzından kaçırdı. “Seni de hep böyleleri buluyor,” deyip lafı çakıverdim.
Aslında ikinci evliliğini de çok sonradan öğrendim. Hatta evlenip kocasıyla yurtdışına gittiğini de. Beni en çok bu dönem aradığına göre, çok mutsuz olmalı; üstelik bir de memleket hasreti.
Benden ne istiyor, kestiremiyorum. Ben aslında onun hayatında yokum. Ben neyim onun için? Fırtınaya, doluya tutulmuşken gelip sığındığı güvenli bir liman mıyım sadece?
İşte şimdi de gecenin bir körü arıyor beni. Onun demek ki zaman mefhumu yok. WhatsApp’tan mesaj atmış. Annemin hastalığına dua etsin yoksa ben çoktan bildirimleri kapatmıştım.
Hemen cevap yazmıyorum, geçmişte bana yaptığı haksızlıklar zihnime üşüşüyor. Kötü düşünceleri kafamdan uzaklaştırmak istiyorum, onu da beceremiyorum.
On beş sene tam da bu zamanlar olmalı, uzun bir sessizlikten sonra bana Facebook’tan arkadaşlık teklifi göndermişti. Heyecandan ellerim titreyerek, kalbim sıkışarak kabul etmiştim. Nihayet görebilecektim nerede yaşadığını, kimle veya kimlerle hayatını paylaştığını. Şaka gibiydi. Profilinde arkadan çekilmiş eski bir fotoğrafı vardı; fotoğraflar kısmındaysa sadece çok şişman tekir bir kedi resmi. Görünce yüzüm düşmüştü resmen.
Tam on gün, gece gündüz demeden Messenger’dan konuştuk. Eski güzel günlerimizi andık. Sanki hiç ayrılmamış gibiydik. Yanımda olsa onu sarıp sarmalamak, bir daha hiç bırakmamak isterdim. Geleceğe dair ortak planlar yapmaya neredeyse ramak kalmıştık. İma ettikleriyle kafamı çok karıştırmıştı. Ne diyeceğimi ne yapacağımı bilemez haldeydim.
Sonra bir de baktım ki Facebook’ta ondan bir iz yok. Daha önceden arkadaş listemde yokken ismini aradığımda, duvarındaki gönderilerini görmesem de profil fotoğrafı veya arkadaş listesi gibi sınırlı bilgilere ulaşabiliyordum. Anlamam uzun sürmedi, meğer beni tümden engellemiş. Kızmadım ama çok üzüldüm. Sonra da kendi kendime ona küstüm. Dağ dağa küsmüş, dağın haberi olmamış misali. Hiçbir işe yaramadı çünkü bu olaydan sonra uzun süre beni aramadı. Ortak bir arkadaşımızdan öğrendim, benimle Facebook’ta mesajlaştığı dönem kocası meğer evi terk etmiş, sonra da tıpış tıpış geri dönmüş. “Aferin kocasına,” diye düşündüm, “karısını güzel korkutmuş.” Sözde ondan nefret ediyordu, demek ki o da kocaman bir yalanmış. Şaşkalozum benim, kendini bulunmaz Hint kumaşı sanıyor, beni de askıda arkadaş gibi görüyor olmalı. Öfkeyle dudağımı ısırıyorum. Ağzımda kan tadı.
Şimdi nereden düştü bunlar aklıma? Gözüm seğirmeye, ensem zonklamaya başladı, bu hiç hayra alamet değil. En iyisi bir dilaltı alayım. Evde tek başımayım, bir köşede düşüp kalmayayım şimdi durduk yere.
Telefonum bir kez daha titriyor. Dışarıda rüzgâr şiddetlendi, fırtına çıkacak gibi hem de bir yaz gecesi. Camı kapatıyorum. Leyla’nın olduğu yerde kış şimdi hafif mi geçiyordur? Neden ben hâlâ onu merak ediyorum? “Müsait misin?” diye yazmış yine Kibar Haspam. “Çevrim içi olduğunu biliyorum.” Kaşlarımın çatıldığını hissediyorum, ekrandaki o küçük, silik harflere bakarken yeniden.
WhatsApp’tan Leyla’yı arıyorum. Daha ilk zilde açıyor. “Merhaba Leyla,” diyorum.



