17 Nisan 2021
00:25
Tutuşturdum adını kalbimde
O karanlık gecelerin dehlizinde
Geçip karşısına ısıttığım tüm bedenimle
Toprağa karışmak istedim, küle dönüp de
Ama nafile
Aldığım her nefeste alev aldın yine
Ve anladım ki
Bu nefes tükenmeyince, sönmeyecek bu yangın içimde
Defteri kapatamadım.
Bazı duygular, yıllar geçse de insanın gönlüne sinen bir is gibi yapışıp kalıyormuş. Hâlbuki ne büyük bir sevinçle gelmiştim eve. Yazdığım bir şiirin beni yıllar öncesine götüreceğini düşünmemiştim. Kitaplığımı toplayıp yeni evime taşınmak için bir an önce kolileri hazırlamak istiyordum. Geçmişi değil, geleceği toplamaktı niyetim.
Ama şiir defterimi karıştırırken buldum kendimi. Kitaplığın önünde yere çöktüm. Onun için yazdığım şiirler duruyordu karşımdaki sayfalarda. Hiçbirini kimseye okutmadım. Aşkımın üzerini örten toz gibi, onlar da yıllardır kitaplığın bir köşesinde tozlanmıştı.
Levent’le düğünümüze bir hafta kalmıştı.
Ama bu şiirler Levent için yazılmamıştı.
Ona yazılmıştı. Ozan’a…
Bu olmayacak aşkın sonunda bir ozan da ben olmuştum.
Şiirleri okurken yine geçmişe gittim. Hatırlamak ne büyük bir ceza insana. Gerçekten neydi şu an beni böyle üzen? Beş yıl geçmişti. Hayatım değişmişti, ben değişmiştim, hatta evlenmek üzereydim. Öyleyse neden bütün o eski buhran, sanki hiç geçmemiş gibi yeniden üzerime çökmüştü?
Ozan’a âşık olduğumda onu dört yıldır tanıyordum. Aynı bankada çalışıyorduk. Ben ondan daha kıdemliydim. Hatta ekipçe düğününe bile gitmiştik. O, ben boşandıktan iki yıl sonra bizim bankada göreve başlamıştı..
Kurumsal kredilerde çalışan bütün kadınların ona hayran olduğunu anlamak çok da zor değildi. Her sohbetin öznesiydi ve kendisi de bu durumun fazlasıyla farkındaydı. İçime aşkı düştüğü güne kadar onu bir kez bile o gözle görmemiştim. Evli bir adam hakkında ne diye konuşulduğuna da bir türlü anlam veremiyordum.
Zaten dedikodudan hiç haz etmem. Ama herkesin gözü Ozan ve eşinin üzerindeydi. Şurada yemek yemişler, eşi şöyle giyinmiş, evleri böyleymiş… Takipleştiği tüm iş arkadaşlarının radarındaydı.
Son zamanlarda, fark ettirmemeye çalışsa da paylaşımları azalmış, işte sessizliğe bürünmüştü. Çok fazla telefonda konuşuyor, gerginliği her hâlinden belli oluyordu.
Bir gün, sorunlu bir müşterinin kredi talebini değerlendirmek için masama geldi. Birimdeki herkesle samimi davranmasına rağmen benimle her zaman mesafeliydi. Bunu, üstü olmamdan kaynaklandığını düşünmüştüm.
Haziran ayının yakıcı sıcağında, akşamüstü masama düşen güneş onu rahatsız edince perdeyi indirmek için ayağa kalktı.
Ve o anda oldu.
Bal rengi gözleri, gömleğinin kumaşını zorlayan kolları, o heybetli duruşu…
Bir anda gönlüme düştü.
Sadece bir anda.
Ne daha öncesinde bir bakışma vardı ne bir ima ne de fark ettiğim bir çekim. Bir baktım, onu düşünmeden geçirdiğim tek bir dakikam kalmamış.
O bana krediyi neden onaylamamız gerektiğini rakamlarla anlatıyordu. Bense onu dinleyemiyor, içimden yalnızca “Ne şanslı kadınlar var,” diye geçiriyordum.
O günden sonra iş yerindeki bütün huzurum kaçtı. Ben de herkes gibi Ozan’ı göz hapsine almıştım. Bunun bana hiç yakışmadığını biliyordum. Bölüm müdürüydüm ama gönlüme söz geçiremiyordum.
Üstelik ben, aldatılarak evliliğinden ayrılmış bir kadındım. Evli erkeklere musallat olan kadınları yaftalar, onlar hakkında ağzıma geleni söylemekten çekinmezdim. Ne kadar büyük konuştuysam, bununla sınanacağımı bilmemenin verdiği kibirle o kadar rahat ahkâm keserdim.
Annem evli bir adama âşık olduğumu öğrense, yaşıma başıma bakmaz, beni evirir çevirir döver; dinlenir, bir daha döverdi.
Ben de aldatıldığı için evliliği bitmiş, boşanmış bir kadındım. Bunu başkasına nasıl yapabilirdim?
Gecelerim gündüzüme karışıyor, her sabah kendimi telkin ederek işe gidiyordum.
Bir cuma akşamı tam iş çıkışına yakın Bursa Ticari Merkez Şube’nin kredi onay işlemi geldi. Müşterinin limitleri müsaitti yalnız GSM kredisi açılması gerekiyordu.İşlem uzun sürecek, onaya ihtiyaç duyulacaktı. Herkes çıkmış birimde bir tek ben ve Ozan kalmıştık. Kredi kullandırımının onaylanması saat dokuzu bulmuştu. Tam eşyalarımı hazırlayıp çıkacaktım ki o pürüzsüz, tok sesiyle samimi bir şekilde, “Aç mısınız Selda Hanım? Ben çok acıktım. İlerde bildiğim çok güzel bir mekân var, kebapları çok iyi, iki de tek atarız. Hak ettik vallahi tek kalemde elli milyon dolarlık kredi kullandırdık. Ne dersiniz?” diye sordu. Cevabımı merakla beklediğini fark ettim ama, “Evden beklemezler mi ?” diye çıktı ağzımdan.
Yüzü biraz bulutlandı “O durumlar biraz karışık,’’ dedi hiç tereddüt etmeden, kısık bir sesle.
“Haklısın hak ettik, kutlayalım o zaman,” dedim. Dememem gerekiyordu ama dedim. Sanki aylardır bugünü bekliyordum.
Hayatını o kadar merak ediyordum ki hem ne demekti “O durumlar biraz karışık’’ ifadesi. Yolda ocakbaşına gidene kadar kendimle mücadele ettim. Evlilik hâllerini bilirim, inişli çıkışlıdır ilk yıllar, bu kadarcık cümleden umut etmek bile beni rahatsız etmişti. Çünkü bir beklentiye girmiştim. Ne bekliyordum ki? Boşanmasını mı? Evet… Ne çirkin bir düşünce senin olmayan bir hayatı istemek, onu kendine hak görmek. Ortada ne var; koca bir hiç. Sevilmeyen bir çocuk da değildim küçükken. Bir evin bir kızıydım. Neden sadece Ozan beni sevsin istiyordum ki?
Mekâna girince hemen sandalyemi çekti, oturmama yardım etti. Garson sipariş almak için geldiğinde, “Bana bırakın,” dedi.
Teslim oldum.
Zaten dünden razıydım.
Ama ona duyduğum hayranlığı belli etmediğimden adım gibi emindim.
Yetmişlik rakı söyledi. Hiç itiraz etmedim.
Yemeğin ilk saatlerinde birimden, müdürlerin huylarından, şubelerin bitmek bilmeyen kredi taleplerinden konuştuk. Alkolün ve samimi sohbetin verdiği rahatlıkla sohbet yavaş yavaş genelden özele kaydı.
Birden “Çok özel değilse neden boşandınız Selda Hanım? Çok merak ettim,” diye sordu.
“Neden olacak… Aldatıldım.”
Bunu artık kabullenmiş, hatta önemsemiyormuş gibi söylemeye çalıştım.
Yüzü ciddileşti. “Çok afedersiniz ama tam bir öküzmüş eski eşiniz.”
Bu cevabı beklemiyordu belli ki. İstemsizce gülümsedim. Ama konunun benim evliliğim üzerinde dönmesini istemiyordum.
“Asıl sizde durumlar nasıl? Cicim ayları devam mı?” diye sordum.
Derin bir nefes aldı.
“Hiç iyi değil Selda Hanım. Eşimle çok kötüyüz. Evden ayrıldım. Başka bir ev tuttum. Anlaşmalı boşanma evraklarını imzalamasını bekliyorum.”
“Daha çok yeni evlisiniz. Neden?”
Kadehini eline aldı, bir süre çevirdi.
“Ailemin isteğiyle evlendim. Aşiret çocuğuyum ben. Memleketten uzakta büyüdüm ama annemin babamın sözünden çıkamadım. Tanıdığımız bir aileydi. ‘Kendi toprağımız,’ dediler, evlendik. Allah var, eşim güzel kadın. Ama güzellik yetmiyormuş.”
Bir an sustu.
“İstanbul’a alışamadı. Çocuk istiyorum, o istemiyor. İstiyorsa da Mardin’e taşınacakmışız. Çocuk burada büyümezmiş. Ben babamın işini devralacakmışım. İstanbul’u neden sevdiğimi bile sorguluyor. Kayınvalidem evliliğimizin içinde bizden daha fazla söz sahibi. Her gün aynı tartışmalar…”
Kadehini yeniden doldurdu.
“En sonunda… Bana sormadan bebeğimizi aldırdığını söyledi.”
Cümlesi biter bitmez dolu kadehi tek yudumda içti. Yüzüne baktım. Acısı, söyleyebildiğinden çok daha fazlaydı.
“Üzüldüm.”
Diyebildiğim tek şey buydu. Gerçekten üzülmüştüm. Bir süre sessiz kaldık. Sonra bana baktı.
“Kusura bakmayın. Normalde bunları kimseye anlatmam. Ama sizin gözlerinize bakınca insan her şeyi olduğu gibi anlatıveriyor.”
Gözlerini gözlerimden hiç ayırmadan söylemişti bunu. İçimde ince bir sızıyla birlikte tarif edemediğim bir sevinç yükseldi. Dirseğim masadaydı, çenem elimdeydi.
“Olur mu öyle şey… Bunları paylaşacak kadar yakın görmenize sevindim.” Daha fazlasını söyleyemedim.
Sonra konu arkada çalan eski şarkılara, vizyondaki filmlere, okuduğumuz kitaplara döndü. Rakı bitmiş, saat epey ilerlemişti. İkimiz de araba kullanacak durumda değildik. Arabamın anahtarını istedi.
“Yarın sabah erkenden getiririm. İkimiz de taksiyle gidelim.” Yine kabul ettim. Taksi geldi. Kapımı açtı. Beni arka koltuğa buyur etti. Önce beni eve bıraktı. Sonra kendi evine doğru devam etti. O gece o kadar çok içmiştim ki beni uyutanın rakı mı, yorgunluk mu olduğunu anlayamadım. Ama içimde garip bir sevinç vardı. Hiç hakkım olmayan bir sevinç… Mutluydum. Çünkü ayrılıyordu.
Sabah uyandığımda mesajını gördüm.
“Boğaz’da bir kahvaltıya ne dersiniz?”
“Hiç hayır demem. :)”
“Tüylü bir misafirimiz olsa?”
“Ona da hayır demem.”
“O hâlde bir saate yanınızdayım.”
Uzun zamandır kendimi böyle heyecanlı hissetmemiştim. Akşam yemeğinin ardından sabah kahvaltısı… Bu işin nereye varacağını bilmiyor, bilmek de istemiyordum aslında ama yine de “Ne giyineceğim?” diye düşünürken buldum kendimi. Duşa girdim. Saçlarımı toplamadım; kendi dalgalarında bıraktım. Yeni aldığım tayt takımını giydim, üzerine keten bir gömlek geçirdim.
Aşağı indiğimde arabadan inmiş, beni bekliyordu. Beni spor kıyafetlerle görünce kısa bir an duraksadı. Hayranlığını saklamaya çalışsa da gözleri ele veriyordu.
“Günaydın… Çok hoş olmuşsunuz.” Söylediği cümleden utanmış gibi başını hafifçe eğdi, sonra hemen konuyu değiştirdi.
“Tanıştırayım… Enzo.”
“Yarış Sanatı’ndaki Enzo mu?” diye sordum.
Bildiğime şaşırdı. Gülümseyerek başını salladı. Border Collie cinsi, sevimli bir köpekti. Hemen yanıma gelip beni koklamaya başladı. Arabamı yıkatmıştı. Üstelik ikimize de kahve almıştı. Demek ki kahve içmeden kahvaltı etmediğimi fark etmişti.
Yaptığı her küçük davranışın ardında bir anlam arıyordum. Onun da benden hoşlandığına inanabilmek için en küçük ayrıntıyı bile umut sayıyordum. O günü akşama kadar birlikte geçirdik.
Boğaz’ın turkuazı, Aşiyan’ın erguvanları, Rumeli Hisarı’nın serin rüzgârı… Yıllardır ezbere bildiğim sokaklar onunla birlikte başka bir anlam kazanmıştı. Sanki İstanbul bile aynı şehir olmaktan çıkmıştı.
Evliliği hakkında hiç konuşmadık. Yalnızca bir ara, eşinin Enzo’yu evde istemediğini, bu yüzden sık sık tartıştıklarını söyledi. Yorum yapamadım. İyi mi desem, kötü mü desem… Ne söyleyebilirdim ki? Başımı usulca sallayıp sustum.
Akşam beni eve bırakırken, “Sizinle vakit ne kadar çabuk geçiyor Selda Hanım,” dedi. Vedalaşıp ayrıldık.
İki gündür gönlümün istediği kişiyle olmanın verdiği mutlulukla hiçbir olumsuzluğu düşünmeden anı yaşamıştım. Ama eve gelip yalnız kalınca, o mutluluğun yerini beni içine çeken koyu bir karanlık aldı. Duyduğum hislerden, olmayacak bir hayatın ihtimaline tutunmaktan, yıllarca inandığım bütün değerlere ihanet ettiğimi düşünmekten yorulmuştum. Kendimden utanıyordum.
İçimde kopan fırtınayı susturmanın tek yolu yazmaktı. Her gece elime kalemi alıyor, söyleyemediklerimi satırlara bırakıyordum. Meğer içimde hiç tanımadığım başka bir kadın varmış. Onunla ilk kez o günlerde tanıştım. Ve en çok da yapabileceklerinden korktum.
Ozan’ın aklını çelebilir, yıkılmak üzere olan yuvasını tek hamlede dağıtabilirdim. Bunu yapabilecek gücüm olduğunu biliyordum. Belki de en büyük korkum buydu. İstersem onu kendime âşık edebilirdim. Asıl mesele, hiçbir şey yapmamaktı.
Kendi kendime o hafta sonu söz verdim. Aşkımdan ölsem de hiçbir müdahalede bulunmayacaktım. Zaten pamuk ipliğine bağlı bir ilişkiyi daha da zayıflatacak, sonrasında hem kendimden hem de Ozan’dan nefret etmeme sebep olacak hiçbir davranışın içinde yer almayacaktım.
Eğer o dönemde, ne kadar istesem de Ozan’la bir ilişki yaşasaydım, ondan ömür boyu kuşku duyacak, bir gün aynısını bana da yapacağı korkusuyla geçirecektim hayatımı. İhanet çok acı bir reçeteydi. Bunu iliklerime kadar hissetmiştim. Güven gidince elde ne kalırdı ki?
Geçmişle hesaplaştığımda, aldatmanın bir kişilik meselesi olduğuna karar vermiştim. Şimdi kendimi kendi ellerimle ateşe atıyor, tek dayanağım olan kendime ihanet ediyordum. Kendime verdiğim sözü tutmaya kararlıydım.
O hafta sonuna, sonrasında gelen haftalara, hatta aylara başka türlü bakmam gerekecekti. Kendi kendime gelin güvey olduğum bir hafta sonu. Hepsi buydu. İki iş arkadaşının birbiriyle dertleşmesinden fazlası değildi. Bu sınırda kalmalıydı yaşananlar. İçimde büyüttüğüm şeyi daha fazla beslemeden öldürmem gerekiyordu.
Kendime verdiğim sözü tuttum. Denk gelirsek öğle yemeklerinde, bazen iş bitince iş aralarında; bir dost, bir arkadaş gibi evliliği hakkında konuşmak istediği zamanlarda onu dinledim. Yorum bile yapmadan, dahil olmadan.
İyi ki de öyle yaptım.
Ozan, ailesinin baskısı ve eşinin pişmanlığı sebebiyle yeniden evine döndü. Sonra da Mardin’e tayin istedi.
Kendimi uzun süre affetmedim. Yanlış yapmaya bu kadar meyilli olduğumu fark etmek, kendime olan inancımı zedelemişti. Kendimle kavgam yıllarca sürse de izlediğim filmlerde, şarkıların hüznünde, kaldırdığım kadehte, yazdığım şiirde, en derin rüyalarımda hep o vardı.
Aşk, onunla yaşadıklarımda değil; onunla yaşayabileceğimi sandığım hayaldeydi. Gerçeğe hiç değmemiş, benim zihnimde büyümüş bir illüzyondu.
Şimdi o eski düşüncelerden sıyrılmış, iyileşmiştim. Bu tozlu defterleri kaldırırken, insanın kader anlarında aldığı kararların ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım. O gün, “Sadece âşık oldum,” diyerek en klişe tercihi yapmış olsaydım ve kaderi zorlasaydım bugün beni gerçekten seven biriyle Como Gölü’nün kıyısında bir düğün hazırlığı yapıyor olmazdım.
Çok üzülmüştüm, evet. Ama beni yaralayan yaşadıklarım değildi. Onlara yüklediğim anlamdı. Şimdi daha berrak görebiliyordum. Ozan’ın evliliğinden çıkış bileti olmamıştım. Levent’in hayatının büyük ödülü olmuştum. Aynı ben… Bambaşka bir kader.
Defteri kapattım.



