Ceketin cebindeki titreşim daldığım hülyadan sıçramama sebep oldu. Arayanın kim olduğunu bilmiyordum ama neden açmamam gerektiğini biliyordum. Karşımdaki genç hanım beni çok eskilere, varlığını unuttuğum zamanlara götürmüştü. Şu anda bu büyünün bozulmasını katiyen istemiyordum.
Hasretini çektiğim ama bunun farkında bile olmadığım bir duygu gelip içime çöreklendi. “Heyecan.”
Kalbim bıraktığı yerden yeniden atmaya başladı; alnımda toplaşan ter damlalarını sildim. Kalp krizi mi geçiriyorum, yoksa çoktan öldü mü? diye etrafa bakındım. Vapur sakince yol alırken, insanlar kendi hâlindelerdi.
Şişenin dibindeki tortu gibiydim. Çalkalandıkça ruhumun derinlikleriyle buluşuyordum. Zavallı genç hanım bana ne yaptığından habersiz, çantasını karıştırıp telefonunu aldı ve gördüğü bir şeye tebessümle baktı. Tam o esnada yüzü güneş gibi aydınlanarak bütün vapuru dolduran bir kaynağa dönüştü. Kamaşan gözlerimi yere indirmek zorunda kaldım. Şapkam düştü. Eğildim, hafifçe elimle temizledim ve normalde asla yapmayacağım bir şey yapıp, gençlik günlerimdeki pervasızlıkla tekrar taktım. Necla Hanım bu yaptığımı görse, “Hayrola Tahsin Bey neyin var, hasta mısın yoksa?” derdi. Zavallı kadın benim bu huyumdan az çekmedi.
Rahmetli babam titiz bir adamdı. Annem de Necla Hanım gibi bu konuda çok dikkatliydi, belki de aksilik edip de evde huzur kaçmasın diye öyle davranırdı. Çocukken bunu idrak edecek olgunlukta değildim. Ara ara telaşlandığını, babamın işten gelme saatinde elinin ayağına dolaştığını hatırlıyorum. Babam eve gelip üstünü değiştirdiğinde masası hazır olmalıydı. Bir şeyin eksikliği bile soğuk rüzgârlar estirebilirdi. Bir keresinde, hem masanın hazırlığına devam ediyor hem de beni giydirip saçımı tarıyordu. Ben de çocukluğun verdiği rahatlıkla oyalanıyor, şımarıyordum besbelli. Onu oyalıyorum diye kızarak saçıma tarağı öyle bir bastırmıştı ki iki gün kafa derim acımıştı. O zamanlar tabii ki anneme kızıyordum çünkü babam gözümde yiğit bir adamdı ama şimdi düşününce zavallı kadıncağıza ne kadar çektirdiğini görüyorum.
Armut dibine düşermiş, ben de babam kadar olmasa da Necla Hanım’a az çektirmedim. Kadıncağız hem bana katlanıp hem aslan gibi iki evlat yetiştirdi. Hakkını asla ödeyemem. Gerçi emekli olduktan sonra kendime oldukça çeki düzen verdim. Bunun o da farkında ki bana arada, “Hayırdır Tahsin Bey rütbenizi aslandan kediye mi düşürdüler?” diye takılır.
Işığın kaynağına doğru tekrar gözlerimi kaldırdım ve o an göz göze geldik. Beynimde çakan şimşek bu genç hanımı kime benzettiğimi aydınlattı, “Alev,” evet hakikaten Alev’in tıpkısı. Az kalsın, “Alev, tanımadın mı? Tahsin ben,” diye seslenecek gibi oldum. Yüksekokulda âşık olduğum kızdı Alev. Onu görünce sersem tavuk gibi olurdum. Serseri arkadaşlarım bu hâlimle latife eder, beni daha da utandırarak etrafta kızarmış bir suratla gezmeme sebep olurlardı. Bana kalırsa sadece okulun değil, dünyanın en güzel kızıydı Alev. O, sıra dışı ve bütün okulun hayran olduğu güzelliğine karşın, bir o kadar mütevazı, neşeli, iyi bir insandı üstelik. Her gün bu kez onunla konuşacağım diye karar alarak evden çıkar, yanına on metre yaklaşmaya kalksam kekelemeye başlar, kızarır bozarır arkadaşlarımın latifeleri eşliğinde günü bitirip eve dönerdim. Babam bile hâlimi fark etmişti, anneme, “Ne o bizim oğlan aşka mı düştü?” diye sordurmuştu. Zavallı anneme yarama parmak bastığı için kızıp, “O da nerden çıktı? Yok öyle bir şey!” diye kızmıştım.
Ben her gün bu ıstırabı yaşarken, Alev önce okulu asmaya başladı sonra da tamamen terk etti. Nedenini kimse bilmiyordu. Zengin bir ailenin oğluyla nişanlandığı, yurt dışına gittiği ve hastalandığı için okulu bıraktığına dair üç söylenti dolaşıyordu. Gerçeği hiçbir zaman öğrenemedim. Bana ne kadar acı verse de onun hep iyi ve mutlu olduğunu hayal ettim, bir süre sonra da yokluğuna alıştım. Bugüne dek beni o kadar heyecanlandıran başka kimseye de rastlamamıştım. Ben Alev’i düşünürken ne hâle geldiysem, genç hanım endişelenerek yanıma kadar gelmişti bile, eğilerek, “Amcacım iyi misiniz?” diye sordu. Daha yakından gördüm ki Alev değildi. O olduğunu düşünmem düpedüz hayalperestlikti.
Gülümsememi zorlayarak, “Teşekkür ederim genç hanım, iyiyim,” diyebildim.
“Emin misiniz? Solgun görünüyorsunuz,” dedi iyi niyetle.
Minnettarlık ve tüm kibarlığımla teşekkür ettim. Vapur Karaköy’e yanaştı ve genç hanım çantasını omzuna takıp, benden tarafa döndü. Kibarca gülümseyerek, selam verdi. Merdivenlere doğru, kalbimin yıllanmış tozlarını da süpürerek yürüdü.
Demek Alev’le vedalaşmak bugüne nasipmiş…
Cebim tekrar titreyince bu kez telefonu açtım. Necla Hanım’ın endişeli sesi beni şimdiki zamana geri getirdi. Onu sakinleştirmek için vapurun sesinden telefonu duymadığımı söyledim. Taze kahve çektirmemi hatırlatmak için aramıştı.
Eminönü’ne yanaşırken, yitirilmiş heyecanları vapurdaki gençlere emanet ettim. Benim olanlar bana yeterdi.



