Bunu sana yazmak için belki de geç kaldım… Ama sen demez miydin? “Hiçbir şey için geç değildir; yalnızca zamanı gelmemiştir.” Şimdi o zamanın geldiğine inanmak istiyorum.
Yazmak en iyisiydi inan bana. Bir bakışınla beni susturabileceğini biliyordum. Sözlerimi yarıda keseceğini. Ama yalan yok, en çok da kendimi anlatmayı ertelemekten korktum.
Evdeyim, bir başıma… Ozan eşyalarını aldı gitti az önce. Canımı acıtan evde ikinci bir kişinin yokluğu değil. Onu gönderen ve boşanmak isteyen bendim, diğer evliliğimde olduğu gibi. Artık kendimi oyalamaktan, küçük bahaneler uydurup inandırmaktan yoruldum.
İki evliliğim de umut dolu bir bekleyişle başladı benim için. Ama yolun yarısına gelip, iş “bir çocuğumuz olsun” la kesiştiğinde, bende hep aynı yerden bir sızıntı başladı. Eski takıntılarım mı desem, olmazsa olmaz ince ve hassas duygularım mı desem, o sızıntıyı giderek kana, cerahate buladı.
Anlamışsındır değil mi? Peki peki… konu şu, çocuk meselesi. Evliliklerimin tıkanma noktası… Devamını getirememe ya da senin tabirinle, bir hayatı yarım bırakma sorgusu.
Bir çocuğun dünyaya tutunması için önce bir yere yaslanması gerekiyormuş; ben bunu senden öğrendim baba. O, genç yaşta cennete giden annemin boşluğunun, nasıl doldurulacağını da. Eksikliği gürültüye çevirmedin hiç. Sen geceleri başucumda duran bir emniyet gibiydin. Ev dediğin şey, kalın duvarlar değil, korkusuz uykularmış meğer. Çatı denilen şey ise yağmurdan çok, hayattan korurmuş.
Ben bunu çocuğuma yaşatacak, aynı dili konuşacak ve onu “senin gibi” sevecek bir baba bulamadım maalesef.
İlk eşim gibi bencil ve fazla özgür birinden çocuğum olsun istemedim. O yüzden ilk evliliğimi yıktım. İkinci evliliğimin aktörü de hayatı sadece iş olarak gören, hafta sonu seyahatlerinden başını kaldıramayan biri çıktı. Bilmiyor muydun kocanın bu hâlini, diye soracak olursan, onun benden böyle kaçacak delik arayacağını bilemezdim. Hem de daha bir yılımız dolmadan. Birini tanıman için belli bir zaman gerekiyor ya da hiç tanıyamıyorsun bile. Haksız mıyım?
Kafam karma karışık…
Ben bu düşüncelerle boğuşup dururken Azime Halam arayıp lafı, “Kızım sen de çok didikleyip duruyorsun, üstüne gitme o kadar her şeyi,n” demez mi. Ben çok şey mi istiyorum, bilemiyorum ki?
Yoksa bütün yaşadıklarımın suçlusu sen misin, ne dersin? Beni bu kadar mükemmel yetiştirdiğin için olmasın bütün bunlar? Belki de her şey senin kusursuzluğa yakın çaban yüzündendi… Sevginin o sessiz gücünü, sadakatin derinini, şefkatin o çok cepheli eşsiz hâlini bana yaşattığın için, bugünkü arayışımın baş sorumlusu da sensin. Ne demek istediğimi anladın sen, ki insan öğrendiği şeyi arıyor, bilmediğiyle yetinmiyor. Ben eksik sevgiyle idare etmeyi beceremedim. Yarım sadakati “idare eder” sayamadım. Saygının yalnızca sözle değil, susuşla da olduğunu, eşlerimde aradım bulamadım. Şimdi bunları onlardan beklemem suç mu?
Düşünüyorum…
Beni böyle ütopik bir dünyada yetiştirmeseydin her şey daha kolay olurdu sanki. Hayatı olması gereken hâliyle değil de olduğu kadarıyla kabul etmeyi öğrenirdim belki. Ne tuhaf insanlarız değil mi? Mutluluk bile yük olabiliyor insana. Geride kalan o hatırayı bir ömür boyu baş ucumuzda arıyoruz. Ve o hatıra seni yıllar sonra hayata dair sorgulamaya zorluyor. Yerine konmayan her duygu kelimelere, huzursuzluğa, arayışa ve doyumsuzluğa dönüşüyor. Bu yüzden bazı sevinçler içimize oturmuyor. Ben şanslı mıydım, şansız mıydım, bilmiyorum. Bu noktada karar veremiyorum. Çünkü ben, genelin aksine çocukluktaki eksikleri tamamlamaya çalışanlardan değilim. Ben tamamlanmış olan o çocukluğu arıyorum. Bildiğim, yaşadığım o duyguya, şimdi yeniden ulaşmak istiyorum. Ama yolunu bilmiyorum.
Şimdi söyle: Bunları aramak istemek hakkım değil mi? Bunu bir beklenti olarak sormuyorum, gerçekten merak ediyorum. Var mı, kaldı mı böyle biri? Hele ki günümüzde?
Şimdilerde, “Önce ben. Yoran her şey toksiktir. Her şey geçici, insanlar da. Kimse kimseye borçlu değil.” Ve en çok da “Üzülme, alışırsın,” sözleri moda. Ve bu akıma kapılan insanlar, modayı takip konusunda inanılmaz hevesli. Çünkü bütün bu değer yargıları çok zahmetsiz. Ne empati istiyor ne sorumluluk. Söylüyorsun ve çekiliyorsun kenara.
İlk eşimin diline pelesenk olmuş kelime, “Alışırsın,” da susturmanın en kestirme yoluydu. Duygularla uğraşmadan güçlü görünmenin, kırılganlığı bastırmanın şık bir kılıfı. Acıya itiraz etmek zahmetli çünkü. Daha kolay olan herkes gibi konuşmak. Kimse durup “Neye ve neden alışıyorum?” diye sormuyor. Hayat mı ağır, ilişkiler mi yanlış, insanlar mı hoyrat… Bunları konuşmak yerine, her şey bireyin omzuna yıkılıyor. Sen dayan, sen sus, aman ha sakın hissetme, düşünme. Sadece alış. Herkes bir sınır çiziyor, kimse kimseyi yaklaştırmıyor. Böyle olunca da ilişkiler derinleşmiyor, sadece uzaktan, sürtünmeden geçiyor.
Bencillik, adına “öz bakım” denilerek meşrulaştırıldı. Vefa, yük sayıldı. Sadakat ise modası geçmiş bir klişe oldu, hakir görüldü. Oysa sadakat eskiden bir zincir değildi, bir emanetti. Gitme imkânı varken kalmayı seçmekti. Her şey yolundayken değil, zorlaştığında da orada olmak demekti. Şimdi bu kelime “kendine ihanet” sayılıyor. Belki de bu yüzden klişeleşti, çünkü fedakârlık gerektiriyor. Çünkü konforu bozuyor. Çünkü “ben” demek yerine “biz” demeyi istiyor. Ve bu çağ, en çok da bundan korkuyor.
Karısına sadık olmayan çocuğuna olur mu? Benim bildiğim sadakat, yalnızca birine değil, bir “hâle” verilir. Kendisine dürüst olmayanın başkasına sadakati, iyi niyetten öteye geçmez. Eğer ki çocuğa gösterilen özen, eşe gösterilmiyorsa ortada bir bütünlük yoktur.
Can alan soru geliyor: Bana sadık olmayan çocuğuna olur mu?
Aaay…ayy… Ne kadar doluymuşum meğer. Bir yerden sonra fark ettim, anlatırken sanki sınıfta ders veriyorum. Tonum yükselmiş, cümlelerim uzamış. İnsan yıllarca dinlenmeyince demek böyle kendini anlatmayı abartıyormuş.
İşte, evliliklerimde yaşadığım, içinden çıkamadığım sorunlar bunlardı aslında. Aynı yerden yaraladılar beni. Sağ olsun, ikisi de zamanın modasını çok iyi takip eden adamlardan çıktı. Ya işte böyle… “Önce ben,” dediler. “Alışırsın,” dediler, sonra da kestirip attılar. Ben neden öyle değilim? Neden aynı kolaylığı seçemiyorum?
Sana bir sır vereyim mi? Aslında böyle oldukları için ne çok kıskandım onları bir bilsen.
Tüm bu düşüncelerime rağmen iki kez evlenmiş olup da ayrılmak, sanki benim suçummuş gibi geliyor. Bunları sana yazmaktaki niyetim belki de kendimi sana aklamak. Bilmiyorum. Belki de insan en çok, en iyi anlaşıldığı yere konuşmak istiyor. Ama benim tüm dileğim beni suçsuz bulman değil, beni olduğum yerden görmen. Yanlış yapmış olabilirim. Eksik kalmış, erken vaz geçmiş, fazla seçici olmuş olabilirim. Ama niyetim hiçbir zaman yıkmak değildi. Ben korumaya çalıştım. Bir hayatı, bir ihtimali, bir çocuğun geleceğini.
Ben kalacak birini aradım baba. Ama öyle hesapla değil; yürekten. Üstten, köpük kıvamında bir sevgi değil, en dibinden, tortusuyla, ağırlığıyla gelenini istedim. Ve… Vefayı en üste koydum. Bir biyolog olarak, her şeyin bir düzeni, bir dengesi olduğuna inanarak yaşadım. Hayatın da tıpkı beden gibi; aceleye gelmeyen, ihmal edilince çöken bir sistem olduğuna…
Bir kadın önce yeşermeli ki filiz versin, değil mi? Ama olmadı. Ben kurudum. Yapraklarım döküldü. Habis urlar, yaralar iyileşmez. Onlar kesilir, vücuttan atılır. Yaşamak için, daha doğrusu rahat bir şekilde, sıhhatle yaşamak için. Ben sadece bunu yaptım. Şimdi ben mi suçluyum?
Halamın diline kadar gelip yutkunduğu cümleydi bu: “Kızım… bu ikinci evliliğin… üstelikte genç sayılmazsın…” Gerisini söylemedi, ben duydum. “E ama sen de çok oluyorsun Ceyda, kaz ayakların bile çıkmaya başladı artık…”
Zaten beni galeyana getiren de halamın bu sözleri oldu. Onun gözünde bunlar hep didiklemekti. Abartmak, kurcalamak, gereksiz yere deşmek. Oysa ben yarayı kaşımıyordum, kapanmamış bir yerin hâlâ kanadığını söylüyordum sadece. Varsın o öyle bilsin, ne diyeyim? İnsan bazen anlaşılmamayı kabullenir ama kendini inkâr edemez. Ben de etmedim. Çünkü susarsam kendime haksızlık olacaktı. Kâğıt ilk kez itiraz etmedi bana. Kalem, “Fazla,” demedi. Belki de bu yüzden hâlâ yazmaya devam ediyorum. Anlatamadığım her şeyi kendime karşı temize çıkmak için değil, içimde kalanları daha fazla taşımamak için yazdım.
Bak şimdi son noktayı koyacakken içimde yine bir didiklenme… Belki ben de susardım…Belki… Ama o sessizliği, yıllarca omzumda taşıdığım o görünmez yükü, çocuğumun omzuna bırakamadım. Çünkü bir annenin suskunluğu, bazen çocuğunun yazgısına dönüşür. O yüzden içimde hâlâ bir huzursuzluk var. Bitmeyen bir itiraz gibi. Ve bazen, insanın kendini değil de çocuğunu korumak için aldığı kararlar, en doğru yerden doğuyor.
Şimdi bir sırdaş, bir dost, bir baba; her şeyden önemlisi bir hekim olarak sana soruyorum: Yoruldum demeyi bile erteleyen bu kalple, taşıdığım suskunluklarla, herkesi düşünürken kendimi ihmal ettiğim bu hayatta, ben ne yapacağım baba?
Seni seven kızın Ceyda
Bu zaman da hem de… Artık evlilikler sizinki gibi değil ki. İnsanlar birbirine uzun süre dayanmak için değil, kısa süreli cicim ayları için bir araya geliyorlar sanki. Sevgi bile aceleci. Sabır bile lüks. Ben de kırk yaşa doğru yürürken arada derede kalmanın, ne yapacağı kestirilemeyen bir zamanın insanı olarak, e biraz da düzgün yetiştirilmenin sancılarını yaşıyorum.



