“Yaşandı, bitti…” İnsanların en kolay söylediği ama en zor taşıdığı iki kelimeydi bunlar. Zaman her şeyi yerli yerine koyuyor sanırdım. Bir gün gelir kırgınlıklar diner, özlemler azalır, anılar eski bir fotoğraf gibi sadece bakılıp geçilen şeylere dönüşür diye düşünürdüm. Oysa bazı şeyler bitmiyor, sadece şekil değiştiriyordu. Bunu en iyi, yıllar sonra eski mahallemizin sokağına döndüğümde anladım.
Çocukluğumun geçtiği o dar sokak, gözümde büyüttüğüm kadar büyük değildi artık. Eskiden dünyanın merkezi gibi duran bakkalın yerinde bir apartman vardı. Bisiklete bindiğimiz boş arsa otoparka dönüşmüş ve duvarlara çizdiğimiz tebeşir izleri çoktan silinmişti bile. Ama garip olan neydi biliyor musunuz? Her şey değişmiş ama içimdeki bazı sesler aynı kalmıştı.
Sokağın köşesinde durup eski evimize baktım. Penceresinde artık başka insanların perdeleri vardı. Oysa o pencerenin önünde annemin çiçekleri dururdu. Akşamları babam eve geldiğinde kapının açılma sesini beklerdik. Kardeşimle oyun oynarken annemin “Hava kararmadan eve gelin,” diye bağırışı hâlâ kulağımdaydı. Çocukluk bitmiş ama çocukluğumun tortusu kalmıştı.
İnsan büyüdükçe kaybettiklerini saymaya başlıyor. İlk oyuncağını, ilk arkadaşını, ilk hayalini… Sonra bir gün fark ediyor ki kaybettikleri aslında tamamen gitmemiş, içinde küçük izler bırakmış.
Bir kahve kokusunda eski bir sabahı hatırlarken bir şarkı duyduğunda yıllar önce sevdiğin birinin yüzü geliyor aklına. Bir sokaktan geçerken hiç beklemediğin bir anıyı taşıyorsun kalbinde. Ben de onu taşıyordum. Yıllar önce hayatımdan çıkan bir insan vardı. Adını artık sık söylemiyordum. Hatta bazen yüzünü bile tam hatırlamadığımı düşünüyordum. Ama bir gün radyoda, eskiden birlikte dinlediğimiz şarkı çaldığında içimde bir kapı açıldı. Meğer insan bazı insanları unutmaz, sadece onlarla yaşamayı öğrenirmiş. O dostluk bittiğinde çok üzülmüştüm. Dünyanın sonu gibiydi. Oysa dünya dönmeye devam ederken yeni insanlar girmişti hayatıma, yeni hikâyeler başlamıştı. Ama o dönemden kalan bazı duygular içimde sessizce yaşamaya devam etmişti. Çünkü her yaşanmışlık, hayatımızın duvarına görünmeyen bir iz bırakıyordu. Bazıları yara gibi kalıyor, bazıları ise eski bir mektup gibi saklanıyordu.
Yıllar sonra onu bir kitapçıda gördüm. İkimiz de değişmiştik. Saçlarımızda birkaç beyaz, yüzümüzde birkaç yeni çizgi vardı. Eskiden saatlerce konuştuğumuz şeylerden şimdi birkaç cümleyle bahsettik. “Nasıl gidiyor hayat?” diye sordu. “İyi,” dedim. Gerçekten iyiydi. Çünkü bazı insanlar hayatımızdan çıktığında onların yerini boşluk değil, bir anı dolduruyordu. Vedalaşırken gülümsedik. Ne büyük bir hüzün vardı ne de eski heyecan. Sadece geçmişe duyulan sessiz bir teşekkür vardı. Çünkü yaşanan her şey bizi biz yapıyordu. Biten aşklar, kaybolan dostluklar, kapanan kapılar, sona eren şarkılar… Hepsi geride bir tortu bırakıyordu. Tıpkı bir fincan kahvenin dibinde kalan iz gibi. Kahve bitmişti ama tadı kalmıştı. Şarkı sona ermişti ama melodisi hâlâ içimizdeydi. Film bitmişti ama bazı sahneler aklımızdan çıkmıyordu. Hayat da böyleydi. Bazı insanlar gider, bazı yollar kapanırken bazı hikâyeler yarım kalırdı. Ama hiçbir şey tamamen kaybolmazdı. Çünkü insan sadece yaşadıklarıyla değil, yaşadıklarının içinde bıraktığı izlerle de var olurdu.
O gün eski mahalleden ayrılırken son kez arkama dönüp baktım. Çocukluğum orada değildi artık. Ama çocukluğumdan kalan sıcaklık hâlâ benimleydi. Aşkım gitmişti ama sevmeyi öğrendiğim tarafım kalmıştı. Geçmiş geçmişti ama tortusu, bugünüme karışmıştı. Ve anladım ki insanın hayatında gerçekten biten hiçbir şey yoktu. Sadece başka bir biçimde yaşamaya devam eden hatıralar vardı.



