Söylesene, kendini harap ettiğin hangi insanın umrundasın?
Hiç birinin…
Hani diyor ya Nazım Hikmet;
“Değmiyor bazen uğruna yorulduklarımız.”
Öyle işte. Değmiyor.
Bir olayın ruhumuzda bıraktığı izler hiçbir zaman bütünüyle silinmez. Yıllar geçer, mevsimler değişir, hayat bizi başka yollara sürükler; ama yaşananlar belleğimizin derinliklerinde sessizce varlığını sürdürür. Zamanla dibe çökerler, görünmez olurlar belki; fakat kalbimizin bir köşesinde, ince bir tortu gibi hep kalırlar.
Tıpkı kiraz renkli, yıllanmış bir şarap şişesinin dibinde biriken o koyu tortu gibi… Sessiz, sabırlı ve inatçı. Yıllar geçtikçe yok olmak yerine anlam kazanırlar.
Belki de yaşanması gerekiyordu bütün o yaşananların. İnsanı güçlendiren, ona dayanmayı öğreten görünmez bir kuvvet vardı; onu da ayakta tutan buydu. Tutunacak bir dalı kalmadığında bile…
Kırılan kalpler, yaşam sevincini gölgeleyen olaylar, içten içe tüketen hayal kırıklıkları… Yorulmuştu. Hem de çok yorulmuştu. Bazı günler nefes almak bile ağır geliyordu. Yaşamakla vazgeçmek arasında gidip gelen düşünceler zihnini kemiriyordu.
Garip ama kaçınılmaz bir soruydu bu: “Yaşamaya gerçekten değer miydi?”
İnsanın içinde biriken acıları, çektiği yalnızlıkları ve kayıpları bir kefeye; mutlulukları, sevinçleri ve güzel anıları diğer kefeye koyduğunda hangisi ağır basıyordu?
Bilemiyordu…
Bazen acılar kazanıyordu. Kırgınlıklar, beklentiler, umutsuzluklar ve yarım kalmış hayaller… Belki de şişenin dibinde biriken o tortu tam olarak buydu.
“O gün yaşananların tortusu hâlâ içimde,” demişti yaşlı kadın. Saçlarına düşen aklar, yüzüne yerleşen çizgiler ve iki kaşının arasındaki derin iz, sanki yılların açtığı bir nehir yatağını andırıyordu. Gözlerinin altındaki morluklar, göz kenarlarındaki ince kırışıklıklar ise sözcüklere dökülemeyen başka hikâyeler anlatıyordu. Gözleri buğulanarak uzaklara daldı.
Tam da Cemal Süreya’nın “Seni severken kendimi çok üzdüm,” dediği yerdeydi.
Bir zamanlar, “Herkes herkese kıyardı da, sen bana kıyamazdın,” diye düşünmüştü.
Ama hayat, insanı en çok inandığı yerden sınardı. Neler geçmişti ömründen, neler…
Keşke yürüdüğümüz yollar dümdüz olsaydı. Oysa hayatın haritasında düz yollar pek yoktu. Çatallanan yollar vardı, çıkmaz sokaklar vardı. Sağa dönen, sola sapan yollar… Bazen dik bir yokuştan aşağı sürüklenir, bazen nefes nefese bir yokuşu tırmanırdık. Kimi zaman güneşli, kimi zaman yağmurlu; kimi zaman kuru, kimi zaman çamurlu…
Hayat da işte tam böyleydi. İnişleri ve çıkışlarıyla, kayıpları ve kazançlarıyla, sevinçleri ve tortularıyla… Her şeye rağmen hayat güzeldi.
Acıların gölgesinde bile güneş doğmaya devam ediyor, en karanlık gecelerin ardından sabah yine usulca ufukta beliriyordu. Kırılan kalpler, yarım kalan hayaller ve içimizde biriken tortular yaşamın güzelliğini bütünüyle silemiyordu. Çünkü hayat; bir çocuğun gülüşünde, bir dostun sıcak sözünde, baharda açan bir çiçekte, denizin mavisinde ve umutla atılan her yeni adımda yeniden filizleniyordu.
Ve insan, ne kadar yorulursa yorulsun, ne kadar yara alırsa alsın, bir gün yeniden gülümseyebileceğini bilerek yaşamaya devam ediyordu. İşte bu yüzden, her şeye rağmen hayat çok güzeldi.
Ve insan, bütün o tortulara rağmen yaşamaya devam etmeyi öğreniyordu.



