İliklere yürüyen bir sıcak. Asfalt dalgalanıyor. Kaldırımlar ateş kusuyor. Güneş gaddar ve kıskanç bir kraliçe gibi her bir yeşilin tacını elinden almış. Sokaktakiler, işlerini erken bitirip eve dönmeye ya da kendilerini kapalı bir yere atma telaşında. Bir elinde su, diğer elinde artık mendil olmaktan çıkmış kâğıt parçaları. Sıcaktan kiminin yüzü al al, kiminin yüzünde ter, yol yol.
Uzun bir gecenin ardından sabahın ilk ışıklarıyla gördüm onu. Perdeyi. Kıpırdadı. Hava bugün insafa gelmiş ya da kraliçe bir günlüğüne de olsa tahtından feragat etmiş olabilir miydi? Bir umuttu işte. Ama yanılmışım. Perdeyi havalandıran rüzgâr değil, ejderhanın ağzından kopup gelen alevdi.
Ah bir de o ses…Klimanın peteğinde biriken suların yere düşerken çıkardığı ve benim kulaklarıma, mikrofondan çıkar gibi yükselen şıp şıp sesleri. Ardından uykuya dalmadan önce çektiğim işkence… Klima kapanır, oda fırına döner, ben içimden söylenirim. Şimdi dönüp bakınca sıcağı değil, “Dokunuyor bana bu,” deyip, klimayı kapatan Vildan’ı hatırlıyorum. Gece yarısı sırtıma sokulup bana sarılışını, kolunu üstüme atışını. Bu sıcakta bile benden vazgeçmeyişini.
Ağustos tüm o bilindik ihtişamıyla önümüzde daha. Bu yaz hemen geçer mi yoksa ayağı aksak ihtiyar gibi günleri sürüye sürüye mi ilerler, bilmiyorum. Gerçi Temmuz, Ağustos ne yapsın? Onlara kapıyı açık tutan biraz da bendim. Çatı katından ev alırsan olacağı buydu. Ama dedim ben ona.
“Bak Vildan, burası yazın sıcak olur.”
Dinletemedim.
“Ayy, manzarasına bak sen, göl dibimizde.”
Sonra eliyle aşağıyı gösterdi.
“Kapıda güvenlik var. Çocuk parkı var. Havuz var. İşteyken aklım evde kalmaz hem.”
“Sen öğretmensin, hem de çocuklarla aynı okulda. Kimi, neden merak edeceksin?” demedim, yuttum. Nafile çabaydı. Artık tecrübeyle sabitti. On yıllık bir evlilikti bizimkisi. İlk zamanların albenisi ortadan kalkınca park da havuz da yük oldu sırtına. Ama iş işten geçti bir kere. “Eyvah eyvah,” sesleriyle, Vildan kapıda karşılar oldu çocukları.
“Durun! Hiçbir yere dokunmayın. Şunlara bak toz içinde, kum içinde. Doğru banyoya.”
Günde bir değil, üç değil, beş kere banyo faslı.
Bir de iş yerine bir uzak, bir uzak… dersin ki başka şehirde ev. Arabayla gidip gelsen maaşın yarısını benzin yakacak. Otobüse talim etmek de her babayiğidin harcı değil. Kaldı ki bu güzelim hafta sonunda yollara düşmemin sebebi de o otobüs, o durak ve başıma açtığı o hadiseydi.
Kulaklarımda yaşlıların “Vah vah,” çocukların korkuyla yükselen “Anne, anne,” sesleri arasında, yerde yatanı gördüğümde hemen tanıdım. Eğildim yanına. Durağı mesken tutan, elinden bastonunu eksik etmeyen dilenciydi. Ne yalan söyleyeyim, göz aşinalığından başka tanışıklığımız yoktu. Ama beni görünce parmaklarını öyle bir geçirdi ki elime, soğuk bir taş oturdu içime. Silkeleyip atamadım o elleri. Yüzüne iyice bakıp, “Yok,” dedim. “Bu adamın işi daha bitmemiş, gücü kuvveti yerinde.”
Bir baktım ambulanstayım.
Bir baktım hastanedeyim.
Bir baktım acilin ortasında, hiç tanımadığım bir adamın yakınıymışım gibi sorguya çekiliyorum.
“Adı ne?”
“Bilmiyorum.”
“Yakını kim?”
“Bilmiyorum.”
“Kaç yaşında?”
“Bilmiyorum.”
Her gün aynı durakta gördüğüm dilenciydi diyecektim ki daha fazla lafa tutmasınlar diye sustum. Elime yapışıp bırakmasaydı takılmazdım onun peşine ya. Olmadı işte. O da korktu galiba. İnsan canı yanınca, hele ölüm kıyısından bakınca, tanıdık bir yüz arıyor demek. Gözüne ilişen ilk tanıdık da ben oldum herhalde. Ne dostu ne akrabası. Sadece her sabah önünden geçip giden bir adam. Ama ona yetmiş gibiydi ya da ben öyle sandım.
O akşam kapıyı açar açmaz Vildan’ın ilk sözü, “Hoş geldin,” değil, “Aslan kocam,” olmuştu.
Ardından “Duydum, duydum,” diye söylenmesi.
İnsan bazen bir çift güzel sözü cebine koyup saatlerce taşıyor. Benimki de biraz öyle olmuştu galiba.
“Hayırdır Vildan?” dedim, “Ne duydun?”
“Adamı canım…Sabahki adamı. Ambulansa bindirip hastaneye yetiştirmişsin ya.” Ayakkabılarımı çıkarırken yüzüme baktı.
“Günahını alıyormuşum senin.”
İçimden, “Şimdi hangi dosya açılacak acaba?” diye geçirdim.
“Neden almışsın günahımı?”
“İyi adammışsın meğer. İşini bırakıp o adamın peşine düşeceğin hiç aklıma gelmezdi.”
Tekrar, “Aslan kocam benim,” deyip, ezgili bir slogan eşliğinde söylemeye başlayınca çocuklar da katıldı.
“As…lan
Ba…ba.
As…lan
Ba…ba…”
Sabah işe geç kaldığım için söylene söylene köpürdüğüm olay, eve gelene kadar kahramanlık hikâyesine dönüşmüştü. Benim için tesadüf olan şey karım için iyilikti. Gün boyu ofiste müşterilerle konuşmaktan, poliçelerle uğraşıp telefonlara bakmaktan aklıma gelmeyen bu durum karşısında şaşkındım. Gece yatağa yatarken konu bir daha açılacaktı üstelik.
“Şimdi ne yapacaksın peki? Adamı hastanede tek başına bırakmayacaksın herhalde.”
İşte o an anladım. Elini verince kolunu kaptırmak buydu. Benim noktayı koyduğumu sandığım yerde, Vildan daha virgülde duruyordu. Şimdi o son noktanın derdindeydim.
Üstelik bu deli sıcakta.
Üstelik hafta sonu.
Ve de arabam servisteyken.
Şu sokağı da dönersem geldim sayılır. Hastanede otopark derdim olmayacak diye avutuyorum kendimi. İçeri girer girmez o avuntunun yerle yeksan olacağını da biliyorum. Önce burnuma o koku çarpacak. Sonra koridordaki o kalabalık. Bir yanda sonuç bekleyenler, diğer tarafta doktordan çıkıp gözlerini kaçıranlar ve kötü haberi duymaktan korkanlar… Medyum olmaya gerek var mı?
Yok.
Benim tasavvurlarım günlük hastane trajedisiymiş meğer. Burada öyle bir can pazarı olurmuş ki insanın iflahı kesilirmiş. Büyük bir olay var belli ki. Görevliler koşturuyor, sedyeler oradan oraya taşınıyor. Bazı sedyelerin kenarında hâlâ taze kan izleri var. Dua eden insanlar, yakınlarına ulaşmaya çalışanlar, sarıldığı insanın omzunda ağlamamak için kendini zor tutanlar. Herkes birbirinden mucize bekler hâlde. Şaşkın, çaresiz, perişan.
Bir saate yakın sürdü iz sürmem. Bir insanı hastaneye getirmekten daha zor olan şey ona ne olduğunu öğrenmekmiş.
Görevli başını kaldırmadan söyledi.
“Haa şu kimliksiz hasta mı? Sabahki müdahaleden sonra servise alınmış.”
Öğrendiğim buydu. Bir de ismi. Daha doğrusu isimsizliği. Ne tuhaf. Herkes bir isimle kaybolurken o, isimsizliğiyle bulunuyordu.
“Servise ulaştığımda bankoya yanaşıp tam, “Kimliksiz hasta…” diyecektim ki gerek kalmadı. Ellerinde dosyalarla gözleri son odada olan hemşire başıyla işaret etti. Polisleri gösterdi.
“Onlar da onu arıyor.”
“Neden?
“Kaçmış.”
Yandaki koltuğa bıraktım kendimi. İçimde bir el kaburgalarımın arasına girmiş, usul usul sıkıyordu. Adamın yokluğu gelip göğsümün ortasına oturdu. Buraya neden geldiğimi düşündüm. Amacım o adamı bulmak mıydı gerçekten? Yoksa Vildan’ın ağzından güzel sözler duymak mı? Cevabı biliyordum. Hoşuma gitmedi. Bir insanın kendine yakalanması ne kadar tatsız bir şeymiş. Gözlerimi kapattım. Vildan’ın sesi geldi önce.
“Aslan kocam benim.”
Sonra çocuklar.
“Aslan baba!”
Bir an için o akşamki ben durdu karşımda. Göğsü kabarmış. Yüzü gülüyor. İyi bir şey yaptığına değil de iyi biri sanıldığına sevinen bir adam. Kendimden gözlerimi kaçırmak istedim. Başaramadım. Adam kaçmış, ben kalmıştım, üstelik ilk kez kendimle baş başa. Benimkisi adamın ellerinden kurtulamayışımdı. O gün bileğime geçen sadece parmakları değildi. Bir şey daha bırakmıştı bana. Belki korkusunu. Belki yalnızlığını. Belki de yıllardır görmezden geldiğim bir insanı fark etmenin ağırlığını. İçimde öyle çok belki vardı ki… Hangisinin bana ait olduğunu seçemiyordum. Ama ilk kez bir şeyden emindim. O hastaneye gelirken peşine düştüğüm adam, o değildi. Bendim. O giden, ben peşinden sürüklenen, yerinden sökülen olmuştum. Başka bir yere, çok uzaklara. Oralarda göğsüme çöken bir sızı, gözlerime yürüyen bir sıcaklık, boğazıma dizilen yumrular vardı.
Birinin yokluğunu hissetmek, varlığını tanımaktan daha ağırmış. O adam değildi mesele. O, sadece üzeri toz bağlamış bir aynaydı. Ayna silindiğinde gördüm onu. Ve kendimi. Hayatımı.
Vildan’ı.
Çocukları.
Annemi, babamı.
Her gün yanından geçtiğim insanları.
Hepimiz biraz kayıp değil miydik aslında? Kimi sokaklarda. Kimi kendi içinde. Kimi de en yakınındakinin gözlerinde. Herkes tozlu bir aynadan bakıyordu hayata. Toz dediğin kimi zaman silinerek kimi zaman ayna kırıldığında havalanıyordu.
Garip.
İnsanın pişmanlığı serin oluyormuş. Önce can yakıyor, sonra bıraktığı ferahlıkla ödülünü veriyor, gönlünü serinletiyormuş. Göğsümdeki düğüm çözülür gibi oldu. Ama çözülmeyen bir şey vardı. Asıl soru yerinde duruyordu.
“Neden bu kadar takılmıştım ben bu duruma?”
Cevap, hemşirenin uzattığı karton bardakta duruyordu. Suyun yüzüne baktım. Sonra biraz daha derine. O adam kaybolunca su bulanmıştı işte. Dipte yıllardır duran ne varsa havalanmıştı. Bir övgüyle kabaran yanım. Bir aferine sevinen hâlim. Utanç bazen bir tokat gibi gelmiyor.
Su durulunca çıkıyor ortaya.
Dipte bekleyen yüzün sana ait olduğunu o zaman anlıyorsun.



