Pazartesi günleri sehpayı silerim.
Salı kitaplığı.
Çarşamba çerçeveleri.
Perşembe kapı kollarını.
Cuma camları.
Cumartesi mutfağı baştan aşağı temizlerim.
Pazar günleri yalnızca perdeleri yıkarım.
Tozun hangi gün nereye geleceğini yıllardır şaşırmadım.
Sabahları perdeleri açmadan başlarım. Güneş içeri girdi mi en küçük taneyi bile gösterir. Bu yüzden önce sehpanın üzerini, sonra kenarlarını, en son ayaklarını silerim. Cam yüzeyde iz kalıp kalmadığını anlamak için başımı hafifçe sağa eğerim.
Bezi bir gece önceden kaloriferin üzerine bırakırım. Sabah elime aldığımda ılık olur.
Siyah kumanda solda, gri olan sağda durur. İkisini de kaldırır, altlarını siler, aynı yere geri koyarım. Gri olanın pillerini yıllar önce çıkarmıştım. Akmasınlar diye. Kumandanın kendisini kaldırmaya gerek duymadım.
Bir eşyanın artık kullanılmaması, yerinin değişmesi gerektiği anlamına gelmez. Fatma Hanım bunu anlamaz.
Geçen hafta kapıyı çaldığında elinde pazar poşeti vardı. “Domatesler çok güzel çıktı,” dedi. “Sana da getirdim.”
İki domatesi avucunda tutuyordu. Birinin sapı hâlâ yeşildi.
“Evde var,” dedim. Yoktu.
Domatesleri alırsam yıkamam, kurulamam ve sebzelikte yer açmam gerekecekti. Sebzelikteki limonları sağa, havuçları sola koyacaktım. Bir şey yerinden oynayınca başka şeyler de oynamaya başlardı.
Fatma Hanım domatesleri poşetine geri bıraktı.
“Senin evinde bir tane toz bulsam sana kahve ısmarlayacağım, bırak şu bezi yahu,” dedi.
Gülümsedim. Bunu iltifat sanıyordu.
İçeri girmek için ayakkabılarını çıkardığında kapının yanındaki siyah bağcıklılara baktı.
“Bunları hâlâ burada mı tutuyorsun?”
Hangi ayakkabılardan söz ettiğini sormadım.
Siyah bağcıklıların burnunda ince bir çizik vardı. Eve ilk geldikleri gün fark etmiştim. Kutusuna geri koymayı önermiştim.
“Giyince zaten çizilecek,” denmişti. Bazı insanlar eşyaların eskimesinden hiç korkmaz.
Fatma Hanım gittikten sonra ayakkabıların üzerini sildim. Bağcıkların arasına kaçan tozları kulak çöpüyle aldım. Sağ teki, sol tekin yarım parmak önünde duruyordu. Düzelttim.
Sonra kapının kolunu.
Sonra zili.
Sonra koridordaki aynayı…
Aynayı yukarıdan aşağı silmek gerekir. Daire çizerseniz iz kalır. Bunu annem öğretmişti. Annem her işi belli bir yöntemi olduğu için doğru yapardı. Ben de ondan öğrendiklerimi yıllarca biraz eksik, biraz fazla uyguladım.
Aynanın karşısında yalnızca ben vardım. Yine de sağ tarafını da aynı özenle sildim. Yarım bırakılmış görünmesin diye.
Mutfakta çaydanlığa iki bardaklık su koyarım. Ölçüsünü ezbere bilirim. Fazlası kaynayınca mutfak nemlenir, azı da çaya yetmez.
Tezgâha iki bardak çıkarırım. İnce belli olanlardan. Birinin kenarında belli belirsiz bir çatlak vardır. O bardak her zaman pencere tarafında durur.
Çayı süzerken önce onu doldururum. Sonra beklerim. Bazen birkaç saniye. Bazen çayın üzerinde ince bir tabaka oluşana kadar.
En sonunda çatlak bardaktaki çayı döker, bardağı durular, kurulayıp yerine kaldırırım. Bunu neden yaptığımı hiç düşünmedim.İnsanın eli, aklından daha geç vazgeçiyor olabilir.
Kahvaltıyı salondaki küçük masada yaparım. Masanın iki yanında da sandalye vardır. Pencereye yakın olanı kullanmam. Minderinde hafif bir çöküklük kalmıştır.
Bir keresinde Fatma Hanım oturmak istemişti.
“Diğeri daha rahat,” demiştim.
Şaşırmıştı ama yer değiştirmişti.
O günden sonra eve her geldiğinde doğrudan mutfağa geçer. Sandalyelerin de insanlar gibi sahipleri olduğuna inanmasa bile, benim inandığımı bilir.
Kahvaltıdan sonra kitaplığa geçerim. Kitapları tek tek indirir, altlarını silerim. Sonra aynı sırayla geri dizerim. Kalın olanlar solda, ince olanlar sağda değildir. Renklerine göre de ayrılmazlar. Yıllar önce nasıl dizildilerse öyle dururlar.
Bir kitabın yerini değiştirdiğimde hemen fark ederim. Geçen ay en üst raftaki mavi kapaklı kitap iki parmak sağa kaymıştı. Evde benden başka kimse olmadığına göre bunu benim yapmış olmam gerekirdi.
Yine de uzun süre karşısında durdum. Nereye ait olduğunu hatırlamaya çalıştım.Sonunda kapağının sağ alt köşesindeki solgun izi gördüm. Yanındaki kitabın sırtına değdiği yer daha koyu kalmıştı. Oradan buldum.Kitabı yerine koyunca rahatladım.
Pencereleri cuma günleri silerim. Önce içlerini, sonra dışlarını. Mutfak penceresinin sağ alt köşesinde çıkmayan küçük bir leke vardır. İlk zamanlar kazımaya çalıştım. Cam çizilince bıraktım.
Karşı apartmanın üçüncü katında yaşlı bir adam oturur. Cuma sabahları beni cam silerken görür. Bazen başıyla selam verir. Ben de bezi havaya kaldırırım.
Geçen cuma pencereyi açıp seslendi.
“Yağmur yağacakmış, boşuna silme!”
“Hava açık,” dedim.
“Akşama yağar.”
Yağmadı. Yine de gece boyunca pencereye baktım. Yağmur yağsaydı sabah erkenden yeniden silmem gerekecekti.
Bazı şeylerin ne zaman geleceğini bilmek insana kolaylık sağlar. Toz, bu konuda güvenilirdir. Bir gün beklerseniz ince bir tabaka olur. İki gün beklerseniz ışıkta seçilir. Üçüncü gün parmağınızı sürdüğünüzde iz bırakır. Ben üçüncü günü hiç görmedim.
O hafta perşembe sabahı yataktan kalkamadım. Önce üşüdüğümü sandım. Sonra sırtım ağrımaya başladı. Çaydanlığa su koymak için mutfağa kadar gittim ama ocağın önünde başım döndü. İki bardağı yine de tezgâha çıkarmıştım. Birini yerine koyacak gücüm olmadı. Salona dönüp koltuğa uzandım. Öğlene doğru Fatma Hanım aradı. Sesimi duyunca geleceğini söyledi.
“Gerek yok,” dedim. Yirmi dakika sonra kapıdaydı. Elinde çorba tenceresi, ekmek ve limon vardı. Ayakkabılarını çıkarıp doğrudan içeri girdi. Poşetleri mutfak tezgâhına bıraktı. Ben arkasından yetişene kadar limonları sebzeliğe koymuştu. Havuçlar sola kaymıştı.
“Öyle değil,” dedim.
“Ne?”
“Limonlar orada durmuyor.”
Elini alnıma koydu.
“Sen yanıyorsun.”
Limonları nereye koyması gerektiğini anlatamadım. Beni yatağa götürdü. Çorbayı ısıttı. İlaç verdi. Perdeleri kapattı. Giderken salondaki sandalyelerden pencere kenarında olana oturdu. Söylemedim. Söyleyecek gücüm yoktu.
Cuma günü camlar silinmedi.
Cumartesi mutfak dolaplarının kapakları temizlenmedi.
Pazar günü perdeler yerinde kaldı.
Üç gün boyunca yataktan yalnızca su içmek ve ilaç almak için kalktım. Evin içindeki sesleri dinledim. Buzdolabının motoru çalıştı. Üst kattaki çocuk koştu. Karşı apartmanda biri pencere kapattı.
Bazen salondan hafif bir tıkırtı geldi. Gri kumandanın yerinden düştüğünü düşündüm. Bazen kitaplıktaki mavi kitabın yeniden kaydığını. Bazen de siyah bağcıklı ayakkabıların birbirinden uzaklaştığını.
Dördüncü sabah ateşim düşmüştü. Yataktan kalktım. Ev, bıraktığım yerdeydi. Koridor aynasında solgun yüzümü gördüm. Saçımın bir tarafı yatmıştı. Elimi aynaya götürdüm, sonra vazgeçtim.
Mutfakta iki bardak tezgâhta duruyordu. Çatlak olanın dibinde kurumuş çay lekesi vardı. Fatma Hanım limonları yine yanlış yere koymuştu. Havuçlar sola sıkışmış, biri sebzeliğin arkasına yuvarlanmıştı. Düzeltmedim.
Salona geçtim. Sabah güneşi perdelerin arasından içeri sızıyordu. Önce havada uçuşan küçük parçaları gördüm. Bir süre ne olduklarını anlayamadım. Işığın içinde ağır ağır yükseliyor, sonra gözden kayboluyorlardı. Pencerenin önündeki sandalyenin minderindeki çöküklük değişmişti. Fatma Hanım oturduğu için biraz daha derinleşmişti. Elimi uzatıp düzeltmek istedim. Sonra sehpayı gördüm. Camın üzerinde ince bir tabaka vardı.
Üç gün. Sadece üç gün. Yıllardır üçüncü günü hiç görmemiştim. Kaloriferin üzerindeki bezi aldım. Soğuktu. Sehpanın başına geçtim. Bezi açtım. Önce kenarlardan başlamam gerekiyordu. Sonra cam yüzey. En son ayaklar.
Elimi kaldırdım. Camın üzerinde çatlak bardağın bıraktığı yuvarlak iz duruyordu. Bardağı ne zaman salona getirdiğimi hatırlamıyordum.İzin yanında küçük, silik bir leke daha vardı.İki çay bardağı yan yana konmuş gibi. Uzun süre baktım.
Sonra parmağımı sehpanın üzerine sürdüm. İnce tabakanın içinde açık renkli bir çizgi oluştu. Parmağımı kaldırmadım. Çizginin sonuna geldiğimde bir tane daha çektim . Yan yana iki iz. Biri daha uzun, diğeri biraz eğriydi.
Bezi katladım. Çekmeceye koydum. Perdeleri sonuna kadar açınca odanın içinde birikenler ışığa çıktı. Hiçbirini silmedim, silemedim.



