Kalp aşk makamıdır, derdi dedem. “Kalbini sağlam tutacaksın, her önüne gelene verilmez o makam, kıymetli olana verilir. Şu sözümü sakın unutma; kalp makamı ilahi aşkın yeridir, o nedenle kalbini bozma çocuğum.” Dedemin öğütleri bugün hâlâ aklımdadır. Öldüğünde ceketinin cebinden kırmızı kadife bir kese çıkmıştı, hepimiz merak etmiştik. Dedemin bir mücevheri sakladığını sanırken içinden anneannemin kırmızı kurdeleyle bağlanmış bir tutam saçı çıkmıştı. Ne kadar çok sevmişse artık koynunda saklamış yıllarca, ayrılığın acısını o bir tutam saçla dindirmeye çalışmış. Hepimiz ağlamıştık bu duruma. “Böyle aşklar var mıydı ki? Hâlâ bir yerlerde yaşanıyor muydu?” Ebedi istirahatgâhına bırakırken bedenini, anneannemin buklelerini de koymuştuk yanına, birlikte uyusun sevdiceğinin bir parçasıyla diye.
Ben aşkı hiç bırakmadan tutmak, tutunmak sanırdım. Halbuki aşk, yeri geldiğinde vazgeçebilmekmiş. Şimdi toplamaya çalıştığım eşyalara bakıyorum da, “Nasıl sığdıracağım, nasıl sindireceğim bunca anıyı?” diye düşünüyorum.
Yürürken çıkardığım ayak seslerim boş evin duvarlarında yankılanıyor. Bakkaldan, marketten aldığım kolilerin içerisine on beş seneyi sığdırmaya çalışıyorum. Boğazımda sanki ağır bir yemek yemişim de hazmedemediğim için boğazıma kadar yükselmiş gibi asidimsi bir tat var. Boğazım acıyor, birkaç kez yutkunuyorum eşyalara bakarken ama yaşanmışlıkların tortusu yakıyor yüreğimi. Ağzımdan bir inleme çıkıyor, “Ahh Emre ahh! Sen bana ne yaptın, bize ne yaptın? Bunca seneden bana kalan bu mu olacaktı? Bana söz verirken güzel bir hayat vaat ederken bu yaptığın ne peki? Kadınlık gururumu, onurumu hiç ettin benim. Şimdi mutlu yuvamda oturacakken şu uğraştığım işlere bak!” Kendimce söylenirken ortada duran mavi valizin içerisinde ne olduğunu merak ederek valize doğru yürüyorum. Valizin fermuarı kenardan çıkan iplik parçasına takılmış, açmak için zorlarken fermuar bozulmasın diye dikkat ediyorum ama zorlanıyor. İplik parçasını koparıyorum sonunda, açılan valizden beyaz nakışlı bohça çıkıyor. Bohçayı hemen tanıyorum. Mor hercai menekşelerin, yıllar geçmesine karşın renkleri hiç solmadan hâlâ canlı gibi duran kanaviçe işleriyle süslü bohça köşesine elimi okşarcasına sürüyorum. Annem bu nakışı işlerken kızının mutlu geleceği için nasıl da güzel hayaller kurmuştu kim bilir? Bohçayı valizin içerisinden çıkarırken mis gibi sabun kokusu dolduruyor her yeri. Artık benim için içindekinin pek de önemi yok. Bohçayı hayal kırıklığıyla açıyorum. “Hâlâ ilk günkü gibi ışıldayarak duramazsın ama!” derken artık göz pınarlarımın kuruduğunu bilsem de istemsizce akan gözyaşlarıma hayret ediyorum. Beyaz tülün, üzerindeki Fransız dantelinin zarif işlemesine hayranlıkla bakıyorum, içimden “Ne çok özenmiştim bu dantellere, ne çok titizlenmiştim modeline, hepsi boşunaymış meğerse!” diye söylenirken, üzerime giydiğim o güne gidiyorum.
Temmuz ayının en sıcak günlerinden biriydi o gün. Annem hiç istememişti o tarihlerde düğün yapmak ama dünür tarafı çok bastırmış, “Efendim bizim tarafın müsaitliği o günlere geliyor; akrabalar, eş dosta haber verdik biz,” demişlerdi, annem de mecbur kabul etmişti. Babacığım beş sene önce ben üniversitede okurken vefat etmişti. Beyin tümöründen ameliyat olmuş ama iyileşme ümitleri ciğerlerine emboli atmasıyla tükenmiş ve mutlak son gerçekleşmişti. Erkek kardeşim daha lise çağlarındaydı o zamanlar. Annemle birlikte hayat mücadelesi verirken güzel günlere hasret kalmıştık. Zor günler geçip ailece rahata erdiğimiz sene, çalışma hayatında tanışmıştık Emre’yle. “Karpuz değil ki açıp içine bakıp anlayasın, efendi birine benziyordu, bana karşı nazikti. Azıcık kıskançlığı vardı ama o da her sevende olur dedim, yanlış düşünmüşüm, adam değil de canavarla evlenmişim haberim yokmuş.” Elimdeki gelinliği karşıma kaldırıp bakıyorum. Yılların içerisinde kırışan tül eteklerine elimle vuruyorum her şeyi düzeltebilirmişim gibi. Gençliğimin saf, umut dolu yüzü geliyor gözümün önüne, o gün nasıl da ışıldıyordum mutlulukla. Harikalar ülkesine giriyordum, sevdiğimin kolundaydım, güzel günler gelmişti sonunda. İlk dansımızda kollarında kuğu gibi süzülürken içimde öyle büyük mutluluk dalgası vardı ki mutsuzluğun kıyılarına doğru beni savurduğunu anlayamamışım. Daldığım o derin uykudan uyanıyorum, gelinliği valizin içine tıkıştırıyorum. Artık ihtiyacım olmadığına karar verip istemediğim eşyaların arasına koyuyorum valizi. “Çöpe atacağım bunu, keşke yaşadıklarımı da çöpe atabilsem de kurtulsam!” Birazdan kamyonet gelecek, taşıma şirketinin adamları son kalan eşyalarımı da alıp yeni bir hayata, eve götürecek beni. Hâlâ umut etmeye çalışıyorum. “Toparlanacaksın!” diyorum kendime. Eşyalara bakarken gözüm tekli berjer koltuk takılıyor. Pembe çiçekli desenleri, gri kumaşın üzerinde nasıl güzel bir uyum içerisinde. Bu koltuğu almak için ne kavga etmiştik seninle. “Sen yine beni anlamamıştın, hiç sevmedin bu koltuğu, neymiş efendim ev fazla feminen olmuş, olacak tabii, hep senin istediğin olsun istedin. Ben aşk yuvamızı kurarken sen bana sözünü geçirme derdindeydin, daha doğrusu annenin sözünü. Bu kadar annene düşkündün madem, kalsaydın onun yanında, ne diye benimle evlendin? Sana ve ailene katlanmaktan bak hasta oldum; tansiyon, şeker, troid; bütün otoimmün hastalıklar beni buldu. Sen maşallah keyfine baktın. Hele o kıskançlığın! Azıcık konuşsam, gülsem, beni suçlarcasına baktığın bakışlarından, kendini mükemmel görmenden o kadar yoruldum ki; soğan doğrarken bile başımda dikilip ‘O soğan öyle mi doğranır?’ diyerek hiçbir yaptığımı beğenmemene bile katlandım. Potansiyel tek suçlu bendim senin gözünde. Ama artık yeter; bu kadar sevmek de, katlanmak da bir yere kadar. Beni suçladığın her şeyi sen yaptın, ihanetini bile görmek istemedim ben ama senden vazgeçmezsem kendimden olacağım.” Yine dalmışım kendi içime, zilin çalmasıyla adamların geldiğini fark ediyorum.
Eşyalar taşınıyor bir bir. Köşeye yığdıklarıma uzanıyor iri, şişman bir adam, “Yok onlar çöpe gidecek,” diyorum. Adam şaşırıyor. “Abla bunlar yepyeni, niye atıyorsun ki? Biz alırız onları,” diyor. Mırıldanıyorum. “Bana mutluluk getirmedi ki onlar!” Umursamıyor gibi omzumu kaldırıyorum. Adam seviniyor eşyalara, “Batan gemiden ganimetler ne de olsa!” Yine içimi bir sıkıntı kaplıyor, aklıma rahmetli dedem geliyor, “Senin anneannemi sevdiğin gibi niye sevemedi ki beni?” Elimde hâlâ gelinliğimin bohçası var, bohçayı katlıyorum, henüz kapağını bantlamadığım bir kolinin içerisine koyuyorum ve son defa eve bakıyorum. “Vazgeçmek de sevdaya dahilmiş meğerse,” diyorum. “Toparlanacağım!”



