Çarşamba, Haziran 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Louvre’un Koridorlarından Reymont’un Köylüleri’ne

Paris notları…

Şehrin ikonik simgeleri arasında anılar biriktirdiğimiz bol yürüyüşlü, merak uyandıran dolu dolu dört gün.

Dün, Paris’in en etkileyici anıtlarından biri olan Arc de Triomphe’u, yani Zafer Takı’nı ziyaret ettik. Napolyon Bonapart’ın yengilerini ölümsüzleştirmek amacıyla yaptırılan bu görkemli yapı, hem tarihi değeri hem de sunduğu manzarayla büyüleyici. Çatı terasına ulaşmak için tam 284 basamak tırmandık. Arada kısa bir mola vermenin ardından zirveye ulaştığımızda yorgunluğumuzun karşılığını gün batımını izleyerek fazlasıyla aldık.

Çatı katından tüm Paris ayaklarımızın altına serilirken bir tarafta şehrin en ünlü caddesi Champs-Élysées, diğer tarafta zarif siluetiyle Eyfel Kulesi vardı. Bunun yanı sıra Paris’in geniş bulvarları, tarihi binaları, uzayıp giden çatıları da önümüze 360 derecelik panoramik bir manzara seriyordu.

Akabinde, bizi yerden koparıp kenti tepeden seyrettiren bu baş döndürücü deneyimi geride bırakıp rotamızı doğrudan Champs-Élysées’ye çevirdik. Dünyanın en güzel caddesi olarak anılan yetmiş metre genişliğinde, iki kilometre uzunluğundaki görkemli bulvarda yürümek, Paris ruhunu insanın iliklerine kadar hissettiriyor. Adını Yunan mitolojisindeki kahramanların gittiği cennet bahçelerinden, yani Elysium’dan alan cadde: lüksün, modanın, şık kafelerin ve parıltılı vitrinlerin bir araya geldiği devasa bir sahne. Concorde Meydanı’ndan başlayıp Zafer Takı’na kadar uzanan iki kilometrelik aks boyunca yürürken hem vitrinleri hem de tarihin izlerini adımlıyorsunuz. Fransızların ulusal gururlarını kutladığı ve Tour de France’ın şaşalı kapanış etaplarına ev sahipliği yapan Champs-Élysées, günün her saatinde bitmeyen canlı bir enerjiye sahip. Yol boyunca sıralanan kestane ağaçlarının gölgesinde yürümek, burayı salt popüler bir alışveriş noktası olmaktan çıkarıp Paris’in kalbinde unutulmaz bir yürüyüş deneyimine de dönüştürüyor.

Charles de Gaulle Meydanı’nın merkezinde yer alan Arc de Triomphe, Paris’in simgesel dokusunu en net görebileceğiniz yer. Devasa meydanın en önemli özelliği, başta Champs-Élysées olmak üzere tam on iki büyük caddenin bu anıtsal kavşakta kesişmesi… 19. yüzyılda Paris’i modern bir çehreye kavuşturan Baron Georges Eugène Haussmann imzalı dâhice plan, yukarıdan bakıldığında hak ettiği takdiri tabii ki fazlasıyla alıyor çünkü karşınızda sanki cetvelle çizilmiş gibi kusursuz bir şehir geometrisi uzanıyor.

Bugünkü rotamız ise dünyanın en çok ziyaret edilen kültür hazinelerinden biri olan Louvre Müzesi’ydi. Donanımı, enerjisiyle günümüzü güzelleştiren rehberimiz Alberto, on iki kişilik grubumuza tercümanlık yaparak bize eşlik etti. Louvre’un ucu bucağı görünmeyen koridorlarında dolaşırken kendinizi bir müze gezisinden ziyade insanlık tarihinin içinde yürüyormuş gibi hissediyorsunuz.

Müzede görmek için en heyecanlandığımız eserlerden biri hiç kuşkusuz Milos Venüsü’ydü. MÖ 130 ile MÖ 100 yılları arasında yapıldığı tahmin edilen dünyaca ünlü heykel, Antik Yunan sanatının en nadide şaheserlerinden biri kabul ediliyor. Yunan mitolojisinde aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit’i, Roma kültüründeyse Venüs’ü tasvir eden eserin kollarının eksik olmasına rağmen yaydığı zarafet hayranlık uyandırıcıydı tabii. Tam da bu yüzden yüzyıllardır sanat tarihçilerini ve ziyaretçilerini büyülemeye devam etmesine şaşmamak gerek.

Ve itiraf etmeliyim ki Louvre’da asıl beklediğimiz an Leonardo da Vinci’nin kadın portreleriyle buluşmaktı. Sanatçının günümüze ulaşabilen dört kadın portresi olduğunu, bunlardan ikisinin Louvre’da sergilendiğini defalarca okumuştum. Doğal olarak en ünlü tablosu Mona Lisa’nın karşısında uzun uzun vakit geçirdik. Etrafı saran yoğun kalabalığa rağmen onun o meşhur gizemli gülümsemesini yakından seyretmek son derece ilginç bir deneyimdi. Da Vinci’nin bir diğer önemli eseri olan La Belle Ferronnière’i de doya doya inceleme fırsatı bulduk. Hatta bana kalırsa bu kadının bakışları Mona Lisa’dan çok daha derin çok daha etkileyici. Neden derseniz; bir defa Mona’nın kaşları eksik. Alberto’nun anlattığına göre o dönemde İtalyan Rönesans kadınları arasında kaşları tamamen tıraş etmek veya yolmak yaygın bir güzellik trendiymiş. Kadınlar yüzlerine daha temiz, daha masum ve entelektüel bir ifade verdiğine inandıkları için alınlarını alabildiğine geniş göstermek isterlermiş. Karşımızda duran Mona Lisa -yani Lisa Gherardini- döneminin yüksek modasına uymuş sıradan bir Floransalı kadınmış meğer. İşin en tuhaf yanı ise Leonardo’nun aslında kaşları hafifçe çizmiş olmasıymış. Fakat aradan geçen 500 yılda yapılan temizlikler, restorasyonlar incecik boya katmanını zamanla tamamen yok etmiş.

Da Vinci’nin diğer iki başyapıtına gelirsek, hâliyle onları burada görme şansımız yoktu. Üçüncü portre olan “Ginevra de’Benci” bugün Washington’daki National Gallery of Art’ta sergileniyor ama Washington’ı bir kenara bırakıyorum. Ancak ömür elverirse “Lady with an Ermine” (Kakımlı Hanımefendi) tablosunu dünya gözüyle görebilmek için bir gün Kraków’a gitmeyi çok isterim. Cecilia Gallerani’nin kucağında bembeyaz bir kakım tuttuğu o tabloyu fotoğraflardan epey izledim.

Kim bilir belki de bir sonraki sanat yolculuğumuzun rotası Polonya olur. Hatta güzel bir “sonbahar – kış – ilkbahar – yaz” gününde Kraków’dan Varşova’ya uzanan keyifli bir tren yolculuğuna çıkar ve “seçkinler geçidi” gibi şehirleri birbirine bağlayan o hat üzerinde ilerleriz. Yolumuz bir şekilde bizi hayatı gözlemleyiş biçimiyle kalbimizde iz bırakan Władysław Reymont’un ‘Köylüler’ine (Cholopi), oradan da mezarına götürür ve biz de o büyük yazara birkaç kelamla yürekten bir selam veririz. 

Fotoğraflar: Rukiye Taşkın

rukiye taşkın
rukiye taşkın
Tabiatın kış uykusundan doğrulduğu bir 18 Mart günü merhaba dedim dünyaya. 1986’da, İstanbul’un sıcaklığını yanıma alıp Norveç'in sükûnetine uzanan bir göç hikâyesi başlattım; kimliğimi bu iki zıt kutbun füzyonuyla inşa ettim. Yıllar içinde şiir, deneme ve öykülerle nefes aldım. Zamana Sıkışmış Anlar Üzerine adlı kitabımda, hayatın telaşlı akışındaki huzurlu durakları ölümsüzleştirmeye çalıştım. Termosumda çayım, yanımda fotoğraf makinem; mevsim ne olursa olsun, yazmaya ve pervasızca çiçek açmaya devam ediyorum.

POPÜLER YAZILAR