Saat 05.10 ve yine aklımdan kalbimin derinlerine akan hüzün nehirleri…
Bir ömrün içine sığdırdığımız hikâye kadar iz mi taşırız uzuvlarımızda? Ona gülümserken elimi kesmiştim, bu da babamla saklambaç oynarken düşmüştüm, arkadaşlarla denize gidip deniz kabuğu topluyorduk ondan, dur şimdi, bir de vedalaşırken parmağımı çarpmıştım kapıya, serçe parmağım kırılmıştı, zor tuttu…
Hangi yaraların izlerinin daha derin hangilerinin daha yüzeyde olduğunun tüm hikâyesini saklarız içimizde. Görünseler de görünmeseler de. Bilinenler anlattıklarımızda, daha fazlası ise ağladıklarımızın içinde saklı. Kimsenin bilmedikleri, yazamadıklarımız, dilimizin tutulduğu anların kendisi yara kanımca.
Bazen oluyor böyle… Kötü de değil aslında. İçindeki anın özgürlüğünü hatırlamak için bir vesile. Yaradanın şükür uyarısı.
Demli demli çayların arkasından, gizlenmiş hatıraları katlayıp özenle gönlümün çekmecelerine yerleştirirken geldi aklıma “Üç Renk: Mavi’’ filmi. Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieślowski’nin siyasi görüntüsü altında; bir kadının içsel, duygusal özgürlüğünü kayıp, yas temalarının yanında geçmişin izlerinden ve yüklerinden kurtulma çabasını anlatır…
Tanıdık geldi değil mi? Nasıl da denk duygularımın yanına.
Ah sevgili okur, yüklerden kurtulmak için acıyla yüzleşmek gerektiğini hecelerimden anlarsınız elbette. Yani bu “unuttum gitti” palavrasına kimse inanmıyor. Filmin kahramanı Julie de hayatındaki izleri silmek değil, iyileştirmek için kaçmayı bırakıp dikildi karşısına sadakatsizliğin. Yeni bir yaşam ve yarım kalanları tamamlamanın mümkün olduğunu gördü. Hayat bu şansı veriyordu…
Üç Renk: Mavi filminde Julie’nin ruhunda biriken o ağır tortular ve acının izleri, her şeyi yakıp yıkarak veya geçmişi yok sayarak silinmez. Yönetmen Kieślowski, bu tortuların temizlenmesini bazı görsel bağlarla birleştirmiş. Çok zekice, hayran kaldım. Çünkü tortuları silmenin ilk adımı, acının varlığını inkâr etmeyi bırakıp onunla aynı havuzda kalabilmektir.
Bana sorarsanız orası bir tefekkür havuzu. İnsanın dünyadan kaçıp öz muhasebesini yaptığı sakinlik. Teslimiyete hazırlanırken yaşananların perde arkasını kavradığı güvenli yer.
Julie, film boyunca sık sık mavi bir havuzda yüzer. Havuz, onun için dış dünyadan kaçtığı, âdeta ana rahmine döndüğü, korunaklı bir alandır.
İzler, ancak yerine yeni ve anlamlı bir şey koyarak silinebilir. Buraya tedbir demek istiyorum belki de tevekkül. Siz ne derdiniz?
Öyle ya bu zehirli otlar temizlenmeli, toprak sürülmeli, yeni tohumlar eklemeli ve can suyunu ihmal etmemeli. Julie, eşinin yarım kalan bestesinin notalarını filmin başında çöpe atmıştı. Ancak o müzik zihninde yankılanmaya devam etti; yani kâğıtları atmak, tortuları silmeye yetmedi. Julie ne zaman ki o notaları çöpten çıkarıp kendisini seven Olivier ile birlikte ortak bir çabayla o besteyi tamamlamaya karar verdi, işte o zaman zihnindeki o gürültülü tortu sanata ve huzura dönüştü.
İnsanı geçmişin yıkıcı izlerinden kurtaracak tek şey başkalarıyla kurulan bağlar, sevgi ve şefkattir. Tüm birikenleri duvarlar arasında silemezdik. En azından ben denedim, silinmediler. Ne zaman ki yüreğimi odalar ve duvarlar arasından çıkarıp gökyüzüne, denize, ağaçlara, kuşlara, kaleme, kâğıtlara, sanata ve beni avuçlarının içinde sevebileceklere açtım, o zaman gözyaşlarım gökkuşağına dönüştü. Filmin kahramanı da oradan çıkınca, ki filmin son sahneleridir, ilk kez ağlar. O gözyaşları, ruhunda yıllardır biriken ve onu felç eden o ağır tortuların akıp giderek temizlenmesini anlatır âdeta.
Tanıdık geldi değil mi? Nasıl da denk duygularınızın yanına…
Sevgi ve şefkatin silemeyeceği izler ve zaman ne kadar kalınlaştırsa da eritemeyeceği tortu yoktur. Saçlarınıza uzanan elleri kabul edip yola, aynı heyecanla olmasa bile aynı kalp inceliğiyle devam etmekten başka çare yoktur. Tıpkı Julie ve Olivier gibi.
Bir de tüm bunlar için teşekkür gülümsemesini ihmal etmemek…
O vakit gülümseyerek, teşekkür ederim; yaşanmışlıklara, yaşananlara, yaşanacaklara.
Bir de sizlerin kıymetli vaktine, sevgiler.




