Kırmızı Başlıklı Şahmeran ve Kız Oidipus
Tarih, yirmi beşli yıllın Mart’ı. Ardı loş camımdan yansıdığıma göre, geceye yakın saatler. Peki, zaman bu mu? Dilden dökülüşünü yazdığım şey, zamanın kendisi mi? Yoksa az önce ekranda yanıp sönen imlecin kalp atışında yaşanıp biten şey mi? Ya da bu metnin… Yo, bunu tarif edemeyeceğim. İşaret ettiği mânâ her ne olursa olsun, çeç tadı bırakacak dimağlarda. Basiretimi, beceriksizliğimi, aczimi, zekâmın kusurunu affedin! Tahayyülü mutlak değil geleceğin. En yakın gelecek ki o da mümkünlük ile imkânsızlık arasında seken hayallerden, birbirini ezip geçecek cümlelerden oluşacak bu metnin son noktası. Belki de iyimser kanadım ona fikriyatta büyük bir şeref biçip Shakespeare vari bir ömür vaat edebilir ama onun da kusuru, sonsuzluğa dayanmak olacaktır. Zira adil bir sözcük değildir sonsuzluk. Herkeste aynı noktada tıkanmaz. Herkese eşit uzaklıkta, mesafede konumlanmaz. Bu yüzden ardımda bıraktığım zamana bakıyorum şu an. Geçmişe, kerterizi olmayan o başlangıca. Koca koca anlatılara, bilinçaltımın kollektifliğine, dolaşıklığına. Kendimce eğip büküyorum onu. Ki bu mümkün. Dilin kendini gerçekleştirmediği nerde görülmüş. Yüzleri birbirine düşmüş, gölgesi birbirinde soğumuş, derdi birbirine sinmiş yığınla anlatılar üst üstte katlanıyor şimdi. Bir katında mitler, bir katında destanlar, bir katında efsaneler, vakayinameler, bir katında şarkılar, gulbanklar, tutanaklar, kutsal kitaplar, yalvaçların kelamları, romanlar, biyografiler, itiraflar, hatıralar, mektuplar, çizgiler, çivi darbeleri…
Bakıyorum da anlatıp durmuşuz zamanı. Öylece akıp gitmemiş hiçbir vakit. Şimdiki hâlin sıkışmışlığı yoruyor ki beni, iki sözcük arasından sızıverdim içeriye. Değişen vücut ısımdan üstümdekilere kayıyor gözlerim. Bir pelerin var üzerimde. Kırmızıdan. Orta Çağ’a ait olmayacak bir kimyası var üstelik. Neyse ki elimdeki sepetten algılıyorum kim olduğumu. Kırmızı Başlıklı Kız olmuşum meğer. O zaman riayet etmeli, sadık kalmalı masala. Ormana yönelmem gerekiyor. Az ileride. Kurdu bekletmemeli. Neşeli bir şarkı tutturmam gerekiyor mu, hatırlamıyorum orasını. Bu yüzden seke seke, ara ara mırıldanarak dalıyorum orman yoluna. Ama bir bilseniz nasılım? Kalbim ağzımda, soluğum şakağımda… Birden çıkarsa karşıma ürkmemem gerekiyor. Zira kurt algım kötülükten azade. Söz dinlemediğim için göze ibret, dile nasihatsem eğer kurdun kurtluğunu bilmemeliyim. Öyle değil mi Kurt Efendi? Yoksa Bay Kurt mu demeliyim? Kanımca sen bir erkeksin! Bu masal dilinin gafleti mi, yoksa zihnimin mi? Amannnn… Niye deşiyorsam? Sonuçta masalın sonunu biliyorum. Kurallara uymamanın cezasını seninle yüzleşmekle çekmem gerekiyor. Bu yüzden bu travmayı yaşamak için çiçek deriyorum, ağaçlara hiç görmemiş gibi dikkat kesiliyorum hatta yapılmayacağı yapıp sırf sana işittirebileyim diye sesimi yükseltiyorum şarkımla.
“Biz gideriz ormana hey orrrmana…”
Ama dur ya, bu başka bir uzama aitti, burası yeri değil. Bu yüzden sanırım çabam nafile, en küçük bir çattırdı, kulağı titretecek bir hırıltı ya da it kokusuna benzer hiçbir şey yok havada. Saatler geçiyor gelmiyor kurt. Yanlış ormana daldığımı varsayıp nenemin evine doğru yürüyorum ağır adımlarla. “Belki yolda karşılaşırım,” diye düşünüyorum. Bu da zaman kaymasından doğan bir aksaklık olacaktır belki. Belki de orada bekliyordur beni. Neyse ki uzak değil ev. Kapıyı çalarken, “Nene, nene ben geldim,” diye sesleniyorum içeriye. Kendimce kurt gafil avlanmasın, toparlansın diye yapıyorum bunu. Kulağımı kapıya dayayıp emin olmaya çalışıyorum ama tıslamaya eşlik eden telaşlı bir sürtünmeden başka bir şey duyamıyorum. Daha fazla dayanamayıp mandalı çevirip giriyorum içeriye. Gördüğümü tanımlamam uzun sürmüyor. Çekincesiz yaklaşıyorum yanına.
“Yine korkmadın bakıyorum,” dedi bana, beni bilir gibi.
“Neden korkayım ki senden?” demem sınavım oldu. Yılanbaşı kıvrak bir hareketle doğrulup gözümün içine baka baka keyifle tısladı. Derdi de dermanı da ağzında taşımanın gönenciyle soğukluğu yansıdı suratıma. Başımı geriye meylettiğimde geri çekilip bu kadar sınama yetermiş gibi tekrar kıvrıldı yerine.
“Kurdu sen mi öldürdün?” diye devam ettim ben.
“Hayır,” dedi gülümseyerek. Kendisine sürünen Yılanbaşı’nı okşayarak. Yalan söylediğini düşündüğümü anladı ki, “Kurban rolü işlemiyor artık annelere. Kızlarına, ‘Uslu dur,” demiyorlar artık. Hatta kendini tehlikede hissettiğinde, hakkını gasp ettiklerinde ‘Kurt gibi hırla, dişlerini göster, pençelerini çıkar,’ diyorlar. O çocuklardan biri halletmiş olabilir.”
“Masallar değişti demek artık,” dedim ona.
“Onu anlatanlar değişti. Bu yüzden benden de korkmalısın. İyilik maraz türdeşliğinde inananların diline düşüp belki de beni gören birini oracıkta zehirliyorumdur artık.”
“Gerçekte o denli sahih korkular varken senin gibi bir anomalinin içine sıkışmış bir varlık korkutamıyor beni. Hem ne kadar tuhaf görünsen de örgütlü bir kötülüğü, organize bir yanlışlığı temsil eden gerçek bir insan kadar korkunç olmazsın!”
“Tanıdığın biri sanırım,” diye silindir bedeninde gövdesini dikleştirdi. Alacalı pulları geçmişin kadifeliğiyle parlıyordu. Dirilik, kuvvet ve kudret fışkırıyordu.
“Gıyaben,” dedim.
“Korkuyor musun ondan?” diye sorarken bana yaklaştı. O iri cüssesiyle bu denli atik olabileceğini ummazdım. Süzülür gibi aktı yanıma.
“Onun gibi düşünen insanların çoğunluğu korkutucu,” dedim. Sesimdeki küskünlüğü ben bile sezmiştim.
“Hım,” dedi bunu söylerken de çevremde turlamaya başladı. “Ben neyin mecazıyım biliyor musun?” diye de devam etti ağır kokusuyla.
“Güvenin değil mi?” dedim bir çırpıda. Yeni bir şey söylememiştim aslında. Beklediği bir cevaptı bu.
“Yanlış değil ama eksik,” diye devam etti. Duvarda büyüyen gölgesine baktı. Güzelliği, allı pulluluğu, parlaklığı opak duvarda yitip gitmişti. Karanlık öykülerin ucubesi karikatürize edilmişti sanki. Bundan rahatsızlık duyuyor muydu acaba? Bana değil de ona konuşur gibi “Herkesin bir zehri vardır, biliyor musun? Çoğunlukla kendisinin bile farkına varmadığı,” dedi. Bu bir soru olmadığı için cevap için de beklemedi. “Kimisinin dilinde kimisinin sıcaklığında, kimisinin bakışında kimisinin gülüşünde, elinde, aklında…” diye devam ederken retorik sözcüklerin hangisinin bende olduğunu çözmek istercesine bana dönüp şüpheyle süzdü. Ama meselenin ben değil de kendi olduğunu anımsarcasına “Beni resimlerde nasıl çiziyorlar?” diye yine cevabını bildiği bir soru daha sordu bana.
“Camsap güzelliğini birilerine anlatmış olmalı,” diye cevap verince ben, gülümseyip tahtına süründü. Yılanbaşı, tıpkı o resimlerdeki gibi yüzünü ona çevirip dilini gösterdi. Buydu benden işitmek istediği asıl cümle. Gözlerinde yine o her şeyi bildiğini gösteren bakışı, dil terbiyesinin riyakârlığını çözdü.
“Umutsuzluğun mecazı olmayı kabul edemem,” dedi. İması Yılanbaşı’naydı. Onun kendisinden ırak, salt zihnine ulaşamayacağını biliyordu, bu yüzden, “Uğruna öleceğim şeyin iyilik olmasını tercih ettim ben. En küçük tehlikede karanlık dürtüsüne yenik düşecek başımın, umutsuzca beni sokup pes etmesine simge olamam. Benim tercihim inanmaya. Tıpkı sana inanacağım gibi,” dedi. Yılanbaşı sözcüklere şerh düşercesine, öndeyişin körlüğüne kızgınlıkla tıslayıp durdu, bana değil ona. Anlamam için onu azıcık kışkırtması yetti de arttı. Bir öpücükle oyalar diye düşünürken bilmediğim bir dille, yılan diliyle horladı onu. Çift başlı bir Ouroborosken kendiyle savaşın galibi olur muydu? Hangisi diğerini kuyruk belleyecek de öbüründen yeni bir doğuş peydahlayacak. Yatışmaları gerekiyor bu yüzden daha az riskli bir kurbanı atıyorum ortaya, aşkı.
“Camsap’la dolu dizgin bir aşk yaşamadınız yani,” dedim ona. Bir ismin zikriyle öfkesi taşa dönüverdi Yılanbaşı’nın, eğdi başını.
Belki de bu yüzden onun gönlünü alabilmek için, “Ah şu insan evladı, her şeyin onunla ilgili olmasına nasıl da alışmış. Oysa hiçbir şey sadece onunla ilgili değil, her şey kendiyle ilgili. Kelimelere hükmediyor diye, gerçeğin o olduğu iddiasında; oysa hakikat dile düşmeyendir, bu yüzden onun dilinden konuşmayı bırakalım,” dedi bana.
“Ama bir şekilde konuşmamız gerekiyor, değil mi?” dedim ona.
“İnsanın yarattığını dönüştürebiliriz o hâlde,’ dedi. “Zamanla.”
“Şimdi neyi dönüştürme peşindesin?”
“Benden daha büyük bir dönüşüm bekliyor olamazsın, bedenime bak,” dedi. Gövdesindeki translık kıvrılıp uzaklaşarak duvardan sivri diliyle insan başına uzanıp ince boynuzlarını bir köpek gibi yalamaya başladı. Yeni doğmuş bir bebeğin üzerindeki o pelür salyayı temizleyen hoş ürküntüyle tüm vücudum titredi. Kendimden ne çıkarabilirdim ki ben, minik bir huylanmayla elim popoma gittiyse de kuyruklu bir canlı iyi bir ilham olmazdı.
“Siz insan kadınının en büyük trajedisi ne biliyor musun?”. Buna verecek bir cevabımın olmadığını biliyordu ki, “Sütüyle büyüttüğü, kanıyla beslediği şeyin kendi benzeri olmaması, kadın olamaması,” dedi. Ne denli yorucu bir cümle kurduğunun farkındaydı, bir süre gözlerini kapatıp Yılanbaşı’nın kirpiklerindeki bakışı yalamasına izin verdi. Bir noktada gıdıklandı, sarsakça kıkırdayıp pırıl pırıl bakışlarını bana çevirdi.
“Oidipus’la oyalanıyorsunuz hâlâ,” dedi.
“Kastettiğin başka bir şey olmalı. Erkek çocuk doğurmanın hayal kırıklığı olması gibi bir haksızlık yüklemiş olamazsın kadınlara.”
“Tam da söylediğimi kastettim. O Oidipusçuların sizi tanımlamasına, kendi yaranızın tanımlayıcısı olmasına izin verişiniz anlaşır gibi değil,” derken Yılanbaşı, ehil tarafıyla önüne kapaklanır gibi uzandı. Başının dişilliğine yerleştirdiğim karşıt olarak, saltık bir erkek gibi uzanıyordu Yılanbaşı önünde. Cüreti bundan olsa gerek. Hiçbir şey söylememe ayıbım kendime. Aymazlığım kendini çözmede, kendiyle hesaplaşmasında hakem diye bellediğim patriarkaya.
Kadınlığın dürtüsel acısı, bilinçaltının kök sızısı bu olabilir miydi? Doğa kadın özdeşliğinde Gaia, anam, tüm yaşamın ata anası…
Bu sözcükle sıyrıldım dilden. Ne bir irkilme ne sayıklama. Ufak bir dürtme ile sanki. Ve bu dürtme ile pusuya yattığım anamın rahminde gözüm açıldı sanki. Ve ben inanır mısınız, tekrar doğdum sanki, annemin gıkı bile çıkmadı.



