Günaydın. İçimde hafif bir boşlukla uyandım bugün. Kendimle günaydınlaşmayı da ihmal etmedim.
Alarm çalmadan uyanmıştım, yıllar önce alarmı defalarca erteleyen Ayşe, beni görse bu hâlimle gurur duyar mıydı dersin?
Yatağın kenarına oturdum. Birkaç saniye öyle karpuz gibi kaldım. Komodinin üzerindeki ilaç kutusuna uzandım. Kutuyu açtım, tabletleri tek tek avucuma aldım. Bir an durup onlara baktım. Pembe o şekli badem gibi olan hapım ile selamlaşarak güne başlayacaktım… dünmüş ya da bir önceki günmüş gibi. Ama bugün… farklı. Bugün ne güzel de gün ışığı sızmıştı içeri.
Eskiden günlerim böyle başlamazdı. Pembe hapım da artık hayatımın bir parçası. Laf aramızda alıştım da pembe hapıma… daha nelere alışmadım ki? Kimi şeye bir haftada kimine yıllar içinde, kimine ise saniyelerde.
Boğazımdan geçerken hissettim onu. Yaş aldıkça insan, bedeninin içinden geçen her şeyi daha çok hissediyor. Buna kendini dinlemek deniyor sanırım halk arasında… ama bu kendini dinleme hep olumsuz cümlelerin içinde sanki. Bu hislerin nesi olumsuz ki?
Mutfağa giderken gözüm çarptı masaya. Akşamdan ne güzel hazırlamışım. En güzel örtüyü sermişim. Salonda görkemli peçeteler, parlayan gümüşler… Bugün için. Doğum günüm için. Sanki birine hazırlanır gibi. Belki de kendime.
Mutfağa geçtim. Kendime kahvaltı hazırladım. Bir dilim ekmek kestim. Yumurtayı tavaya kırdım. Biraz peynir aldım. Küçük, sade… ama bana ait. Çayı ocağa koydum. Kaynarken çıkan o tanıdık sesi duymak için kulak kabarttım. Değişmeyen nadir şeylerden biri. O metal çaydanlığın su kaynayınca çıkardığı o manasız tıngırtı… ama bir o kadar huzurlu.
Acelem yoktu. Eskiden ne çok acelem vardı sahi… Çayın demlendiğini bana söyledi tıngırtı.
Zihnim o sesin peşindeydi fakat boş değildi.
İnsanın bir yaştan sonra beklentileri azalıyor sanırdım. Ama bazı beklentiler yaşla azalmıyor. Çaydanlığın kapağından bile bir beklentim var baksana… O haber vermezse nasıl anlayacaktım çayımın olduğunu. Duyduk zilin sesini. Gideyim de Fuat Efendi ile günaydın seremonisini tamamlayayım.
Karşımda parlayan gözleri ve heyecanı ile beliriyor. Elinde sepeti, gazetemi uzatıyor. Aslında artık tabletimden okuyorum haberleri ama iyi geliyor bana bu günaydınlaşma. Vazgeçemiyorum.
“Nasılsın Ayşe Hanım?” diyor.
İyi olduğumu söylüyorum. Bir an tüm zihnimde dönen konuşmaları akıtmak geliyor içimden… ama “İyiyim,” deyip geçiyorum. Hayatım boyunca herkese yetiştim de… Bir tek kendime geç kalmışım gibi.
Nasıl olduğunu söyleme sırasını ona veriyorum. Ne çok anlatacak şeyi var, hem de her gün… Bakkaldan giriyor, çocuklardan çıkıyor. Ben dinledikçe o coşkulanıyor. Ben dinledikçe o daha da anlatıyor.
Ve başka isteğim olup olmadığını sorarak vedalaşıyoruz. Belki yarın yine aynı sohbeti edeceğiz. Belki…
Kapının kenarında öyle kalakalıyorum bir an. Geçmişe baktığımda bazı hatalarımı görmeye başladığım ve gülümsediğim zamanlardayım. Bu düşünce zihnimde uzun zamandır tilki gibi geziniyor. Baksana… Fuat Efendi bile anlattıkça coşkulanıyor. Demek ki tilki haklı.
Ne ara bitirdim şu kahvaltıyı, düşüncelere dalınca hiç anlamamışım. Aynamın karşısına geçiyorum. Daha nice sabahlarım olsun bu aynanın karşısında… İyiyim böyle.
Sabah uyandığımda ayna ritüelleri denince akla ben gelirdim. Gelirdim demem hoş olmadı… Hâlâ geliyorum. (kıs kıs gülme)
Makyaj masası alırken, “Kim bu pufta oturur ki?” diyenlere aldırmadan aldım. Ve yıllarım geçti burada. Kendimle göz göze geldiğim an… Saçlarımdaki beyazlar, yüzümdeki kırışıklıklar, ellerimdeki benler, gözlerimdeki yorgunluk… Hepsi bir anda aynada belirdi. Bir süre sessizce inceledim.
Bunca yıl kendime bakıyordum sanıyordum… Meğer sadece görüyormuşum. Görmek kolaymış… bakmak zor. Ve bugün… bakıyorum. Sanki ilk kez. Belki de son kez.
Hepsini sevmeye başladım. Aslına bakarsan yeni yeni seviyorum. Bunca yıl neden sevmediğimi… hatta sevmediğimi bile bilmeden yaşadığım hâllerimi. Kendimi kucaklamanın gururunu yaşıyorum. Kolay mı oldu sanıyorsun? Şimdi bir çırpıda söylediğim şeyi anlamam. Ne kadar gecikmişim.
Belki son saniyelerim bile olabilir bunu yazarken. Ama bir şeyi yaşamadan gitmeyeceğim: kendimi. İlk nefesimi bundan tam tamına seksen yıl önce aldım. Evet… bugün sekseninci yaş günüm.
Bugün büyük bir kutlama içerisinde olacağım. “Olacaklar,” mı deseydim ki diye bir düşünmeden edemiyorum. Bu kutlama hayatta olduğum için bir sevinç mi, yoksa son bana ait parti olma hissi ile bir hüzün mü, bilmiyorum.
Belki son doğum günüm. Belki değil. Ama içimde bir yer soruyor; “Bir sonraki olacak mı?”
Dolabın kapağını açıyorum. Onca kıyafet… “İyi bir günde giyerim” diye sakladıklarım. Sahi… kaç iyi gün için sakladım ben bunları? Bugün içimden hepsini giymek geliyor. Belki de artık beklemek istemiyorum.
Elbiseyi seçiyorum. Üzerinde parıltılar olan… kolsuz… tam benlik. Askıdan alıyorum. Kumaşını düzeltiyorum. Yavaşça üzerime geçiriyorum.
Aynanın karşısına yeniden geçiyorum. Omuzlarımı düzeltiyorum. Saçlarımı geriye alıyorum. Yüzüme bakıyorum. Bu kez eksik aramıyorum. Sadece bakıyorum.
“Yakıştı,” diyorum kendime. Uzun zamandır ilk kez… inanarak.
Kapı yine çalıyor. Hazırım. Aynaya son bir kez bakıyorum. Hayatım boyunca birçok kapı açtım. Ama ilk kez… bu kapının ardında ben varım. Elimi kapı koluna koyuyorum. Bir an duruyorum. Seksen yıl… Ve içimden bir düşünce geçiyor; “Bir sonraki doğum günüm olacak mı?”
Cevap veremiyorum… Sadece derin bir nefes alıyorum. Kapıyı açıyorum. Önce ışık doluyor içeri. Sonra sesler. Salona doğru bir adım atıyorum.
Masanın etrafında toplanmışlar. Kimi ayakta kimi sandalyeye yarı oturmuş… Bana dönmüş yüzler. Gülümseyen gözler. Sanki ben yokken de oradalarmış gibi. Ve ben… şimdi o sahneye dahil oluyormuşum gibi.
“İyi ki doğdun,” demek için bekleyen sevdiklerim. İçeri adım atıyorum. Gülümsüyorum ve düşünüyorum.
Eğer buysa son doğum günüm… Bu kez geç kalmadım. İlk kez… gerçekten oradayım.



