“Bir gün bir kadın yaşamayı unutmuş. Şimdi bu hepimizin tekrarı olacak. Bunu fark ettiğinde kadın, gidip kendini yeniden doğurmuş.”
Gecenin kör vakti, sancısı tuttuğunda daha önce okuduğu bu alıntı yankılandı kulaklarında. Kendi sesi, vurgulayarak tekrar tekrar okuduğu bu yazıda, sanki ne olduğunu anlamasını istiyor, korkmaması için sakince fısıldıyordu. Şefkatli sesi bedenini sarmış, elini narince tutarken kesik kesik duyulan iniltiler, artık yerini desibeli artmış bir feryada bırakmış; gözlerindeki yaşlar dudaklarına yol çizmişti.
Doğum sancısı. Ne olduğunu biliyordu. Zaman gelmişti. Bugün kendini yeniden doğuracaktı.
Sadakatin sancısı tüm bedenini ve duygularını işgal ederken şakaklarından gelen keskin bir zonklamayla ellerini başının iki yanına yerleştirdi. Yatağında doğruldu, ağlayarak sallandı.
Hazır mıyım? Bugün, gerçekten hazır mıyım?
Sadakatin doğumu biyolojik doğumumuzdan farklıydı oysa. Zamanını bilemezdin. Kaç ay ya da kaç yıl taşıdığını saymaksızın içinde büyütürken bildiğin tek şey, bir gün sancısının vuracağıydı.
Nitekim de öyle oldu. Yıllarca içinde özenle baktığı, koruduğu, sahip çıktığı, sıkı sıkı sarıldığı, tutunduğu o sadakat; artık değişimi ve dönüşümü istiyordu.
Neden?
Bağlı kalma, vefalı olma, güven temelini oluşturma; içtenlik ve dürüstlükle inşa ettiği tüm bu değerler şimdi neden onu bu doğuma itiyordu? İyi ve güzel olan her şey bu sadakatin başlığı altında toplanmış, tanımını yapmamış mıydı? Peki bugün onu yatağında kıvrandıran bu acı da neyin nesiydi?
Kendi sadakati.
Cevap buydu. Her biri bu zamana kadar başkaları için ve başkalarının değerlerine olan sadakatiyken, bugün bu doğumun sebebi kendine olan sadakatindendi.
Kendini görmediği, unuttuğu, otomatik pilotta yaşadığı; başkalarının değerleri ve öncelikleriyle donattığı günler, artık özdeğerinin canına yetmişti. Kendine olan sadakati, süregelen bu tersliği kabul etmeyip içten içe, ince ince işlemiş; kaybettiği yerini almak için gerekli hazırlıkları yapmıştı.
Başkalarının müsaitliğini, zamanını beklerken, “Peki ya sen?” demişti.
Başkalarının isteklerine ve hayallerine uyum sağlayıp onları yüceltmeye çalışırken, “Peki ya sen?” demişti. Başkalarının ihtiyacı, üzüntüsü, derdi, elemi ve kederi derken yine kulağını çınlatıp; “Peki ya sen?” demişti.
Kafasını sallayıp savuşturdu her birini.
Bencilce.
Özdeğeri yeniden yer etti zihninde; “Asıl bu yaptığın bencilce. Başkalarını ihmal etmemek için kendini ihmal ettin. ‘Olur,’ dedin, ‘tamam,’ dedin, bekledin, erteledin. Yitip gitmiş, başkalarının nehrinde boğulmuş bir ömür mü istiyorsun?
Ben böyle de mutluyum.
“Kandırma kendini. Boğuluyorsun. Önünü göremiyorsun, zaman körlüğü yaşıyorsun ve artık çok yoruluyorsun. Onları seviyor olman kendini ihmal etmeni gerektirmiyor. Onlara duyduğun değerlere bu kadar sadık kalıp sadakatini korurken kendi sadakatini görmezden geldiğini, sen de biliyorsun.
Biliyorsun; çünkü bu dediklerimi aslında kendine, sen diyorsun. Artık istemiyorsun. İş, ilişki, arkadaşlık, aile… Hangisi olursa olsun, sen artık ön plana kendi sadakatini koymak istiyorsun. Bu bencillik değil. Her şeye, “Ben,” demeden de kendine olan sadakatini koruyabilirsin. Bunu istiyorsun ve zaman daraldı. Ya kendini otomatik pilotta kaybedeceksin ya da yeniden doğacaksın.
Bu gecenin sancısının sebebiydi tüm bunlar. Kaç gündür düşüncelerini meşgul eden, onu uyutmayan, uzaklara daldıran, kaybolmaktan korkutan ve kaygılandıran bu düşünceler onu içsel bir yolculuğa ve ayrılığa davet ediyordu.
Düşündü. Gitmeden de gidebilir miydi insan? Koşmadan da yol alabilir miydi? Uçmadan da kanat çırpabilir miydi?
Vadesi dolmuş her ilişkinin vedası mıydı bu sancılar ve sorular? Daha kolay bir yolu yok muydu? Tekrar düşündü.
Kendi bahçendeki otları temizlemedikten sonra, neye yarardı başkasının bahçesine su vermek?
Özdeğerini başkalarının planlamasına ve zamanına bıraktıktan sonra, neye yarardı senin saatinin üçü ya da beşi göstermesi?
Tek başına yağmurlarda ıslandıktan sonra, neye yarardı başkalarının birlikte izlediği gökkuşağının güzelliğini dinlemek?
Kendi isteklerini erteledikten sonra, neye yarardı başkalarının yapılacaklar listesine tikler eklemek?
Ve neye yarardı, kendi kahkahanın nasıl olduğunu unutup başkasının nasıl güleceğini merak etmek?
Sancılarımız, edilmiş ihmallerimizdendi. Sancılarımız, acıyan bağlarımızdı. Kör dalış yaptığımız duyguların dibe çektiği, uyuttuğu düşlerimiz ve düşüncelerimizdi.
Bir gün suyun altında başlardı bu doğum; bir gün gündüz kalabalığından sıyrılıp yatağına yattığında, bir gün de en hazırlıksız bir hayal kırıklığında.
Kadın, saplanan keskin sancının acısıyla içinden bir çığlık daha attı. Korktu. Acıdan korktu, yarından korktu. Alışagelmişin dışına çıkmaktan korktu. Otomatik pilottan çıkıp direksiyonu tutmaktan korktu; yoldan, yolculuktan korktu. Kendinden korktu. Geçip giden zamandan korktu, çabalarının boşa gitmesinden korktu.
Görmezden geldiği düşünceler ve hissettiği tüm o yoğun duygular, ona kararlılıkla yeniden zuhur ettiğinde bu sefer kabul etti. Bu doğumu gerçekleştirecekti.
Gözlerini kapattı; kendine güvenmeyi seçti. İhtiyacı olan bir avazdı. Sesini duymanın tam zamanıydı. Derin bir nefes aldı. Ellerini göğsünde birleştirdi. O ana kadar tuttuğu tüm sıkıntıları inlerinden çıkarıp geri çağırmak için tüm gücüyle ıkındı. İçine akıttığı yaşları hücrelerinden çıkıp boğazına doğru yol aldığında, dayanılmaz bir acı bıraktı. Huzursuzlandı, kıvrandı, yutkunamadı. Nefesi kesilene kadar kendini sıktığında avazı çıkmaya hazırdı. En derinlerden çıkan çığlıklarla hıçkıra hıçkıra ağladı.
Bu ses, yeni hayatının başladığının göstergesiydi. Korktuğu gibi değildi. Olmuştu. Kendine sadakati yeniden ellerindeydi. Ona sıkı sıkı sarıldı, bütünleşti. Ferahladı.
Her şeyin artık daha farklı olacağını bilen, şimdilik sadece kendisiydi. Öbürleriyse sonradan öğrenecekti.
Yatağından doğruldu. Aynanın karşısına geçti. Gözlerinden akan duygu yaşlarının yüzüne çizdiği haritayı elleriyle sildi. Pencereyi açtı, hava aldı. Kendisi gibi kendini doğuran başka kadınları düşündü. Hepsini sevgiyle kucakladı.



